Bırakalım sosyalizmin öğrencilerini, aydınları bile, diyalektiği, öğrenme zahmetine fazla girmiyorlar. Haliyle, bırakalım kullanabilmelerini.
Diyalektik sadece "mantık" olarak, okunuyor, biliniyor: Çelişki, sentez vs. türünden kavramlar, ansiklopedik düzeyde, sosyalizm ve felsefe kariyerinin başlarında yeralıyor.
Ancak, diyalektik üzerine bu ansiklopedik göz atış, yerini hemen, zaten varolan dikotomik düşünceye bırakıyor. Yani, basit ama evrenselleşmiş zıtlıklarla düşünmeye.
Örneklerimiz boldur, hatta sonsuzdur: Doğa ve uygarlık, insan ve toplum, kent ve kır, kadın ve erkek, kapitalist ve işçi, doğu ve batı, devlet ve sivil toplum, beden ve ruh, zor ve rıza, siyah ve beyaz, sert ve yumuşak, hatta, aşk ve nefret gibi.
Bu dikotomiler vardır ama varolmaları için, diyalektik de olmaları gerekir. Diğer deyişle, varlık varolan olursa, "vardır". Var olmak için varolmak gerekiyorsa, mutlaka değişim, farklılaşma, oluş, yani, süreç olması gerekir.
Varlığın varolmaya devamı için, "dışı" ile, ilişkiye, ya da iletişime geçmesi gerekir. Yani, kendisi olan, kendisi olmayanla "karşılaşmak" zorundadır. Ya da, yapılan tarif, tanımlama, bu karşılaşmayı zorunlu kılar.
Bu söylediğimi, postmodernistler en ilkel şekilde anlamışlar, "ben" için "öteki" olmak zorunda demişlerdir, örneğin.
Şimdi gelelim, kendi olanın kendi olmak için, kendi olurken ya da, "dışında" olanla ilişki veya iletişimine. Bu aralık, alan ve sürede, kendi olan, kendisi olmayanla karşı karşıya gelir. Ya gelir, ya da, onları üçüncü bir varlık olarak, biz getiririz. Örneğin siyahla beyazı, kentle kırı, burjuvaziyle işçi sınıfını.
Tam bu sırada, karşı karşıya getirdiklerimizin, bir bütünün, ortaklığın, tümlüğün içinde sadece zıtlıklar olduğunu görürüz. Bu zıtlıklar aslında bir bütünlük içinde varolabilmektedir. Çok basit açıklamayla, zıtlıkların birliğini görürüz. Siyah, beyaz olmadan varolamamakta, üçüncü varlık için, tarif edilememektedir.
Biraz daha ilerleyelim: Siyah ve beyaz, sadece sınırları, uçları belirlemektedir. Aralarındaysa, daha fazla siyah, ya da daha fazla beyaz süreci, aşaması söz konusu olabilir.
Resim sanatı, siyahla beyazın aslında renk olmadığını söylüyor. Renkleri, kırmızı, sarı ve yeşil olarak kabul ediyor. Öyleyse siyah ve beyaz, ışık ve ışıksızlık anlamına gelmekten başka, bir rengin hangi sınıra yakın olduğunu söylemekten başka bir anlama gelmiyor.
Zaten, diyalektik, sadece mantık olarak anlaşıldığında bile, bize, sınırları, mevcut olanın rengini, neyin neyle çelişki içinde olduğunu söylüyor.
Elbette, diyalektik, zıtlıkları, birlikteliklerini ve bütünlüklerini söylemekten daha fazlasını da söylüyor. Örneğin, diyalektiğin siyah ve beyaz sınırları içinde oluşan ana renklerin sonsuz miktarda birleşmeleriyle sonsuz miktarda yeni renk üretmelerini.
Ancak, diyalektik, sonsuz miktarda oluşan renklerin, siyah ya da beyaza indirgenebileceğini, dönüşebileceğini de söylüyor. Açıldıkça beyaza dönen mavi, koyulaştıkça siyah da olabiliyor. Ara ki, maviyi bulabilesin!
Demek ki, tersine dönme de, bir süreç sonunda diyalektik açıdan mümkündür.
Durmayalım, diyalektik şekilde devam edelim:
Siyah, ya da herhangi bir renk, beyazlaşabiliyor. Işık alan siyah, beyaz olabiliyor. Ya da beyaz, ışıksız kalınca, siyahlaşıyor. Bu durum, mülkünü kaybeden kapitalistin işçi olmasına, ya da, milyonda bir çıkan fırsatla kapitalist olmuş işçinin durumuna benziyor.
Bu aşama, diyalektiğin en önemli, gerçekleşmesinin zorunlu nedeni olan, "aracılık", "dolayımlama", mediation, dediğimiz gereğine işaret ediyor.
Çok basit: "bir şey", başka bir şey aracığıyla ancak, "başka bir şey" haline gelebiliyor. Yoksa, "bir şey", doğrudan ve aracısız "başka bir şeye" dönüşemiyor. Aracı ya da ortam yoksa, diyalektik yerine "metafizik" olabiliyor. Bu sorun, sadece "ne" değil, "nasıl" sorusunu gerektiriyor.
Tanrı "ol" dedi ve oldu ise, buna metafizik deniyor. Aracı, ortam, bulunmuyor.
Demek ki, diyalektik, bilim dediğimiz açıklama tarzını gerektiriyor. "Ol" dedi, ama, "nasıl" oldu?
Diyalektik tarafları, zıtlıkları, bütünlüğü, sınırları, ortamı, bilmek demektir.
Peki, taraflar eşit midir diye bir soru, diyaletik mantığa uygun mudur? Örneğin, sınırlarımız olan siyahla beyaz eşit midir, diye bir soru.
Sorunun yanlışlığı gözden kaçmamalı:
Burada soru, ana renkler ya da sentezleri, ne kadar siyaha, ne kadar beyaza yakın olacak şeklinde sorulmalıydı. Hangi sınıra daha yakınız, şeklinde! Örneğin, mavi, kırmızı ya da sarı, ne zaman beyaz, ne zaman siyah olur, diye sormalıydık! Bırakalım bu ana renklerin sonsuz sentezlerini...
Son sorunumuz, diyalektiğin "aşma" ve "geçme" ya da "başkalaşma" konusunda söylediklerine.
Sarı ya da mavi ya da kırmızı, siyah ya da beyazla karıştıkça, rengini onlara yaklaştırıyor, hatta onlara dönüşüyor. Sınırları sadece takviye ediyorlar. Yok eğer aralarında karışırlarsa, hem kendilerini koruyor, hem de başka bir renge dönüşüyorlar. Resim sanatı, bu yeni renklere "ara renk" diyor. Siyah ve beyazın da katılmasıyla, sayıları sonsuza ulaşıyor.
Diyalektik konusunda son olmasa da önemli son eksiğimiz, "eşitsiz gelişme"dir.
Eşitsiz gelişme, diyaletik oluşun, bütün içinde "eş zamanlı" ve "eş yoğunluklu" (homojen) olamamasına deniyor. Ne "aydınlık" ya da beyaz ne de "karanlık" ya da "siyah" eşit dağılabiliyor bütün içinde. Ne de ana renkler eşit miktarda birleşip aynı yeni ara renkleri yaratabiliyorlar. Buna ne ressamın fırçası, ne de güneşin yoğunluğu ve ilerleme açısı izin veriyor.
Son olarak, diyalektik ilişkinin yarattığı kademelenmeye (hiyerarşi) bakmak lazım:
Siyahla beyaz arasında, en azından doğada ve resim sanatında, bir alt-üst ilişkisi bulunmuyor. Onlar sadece renklerin sınırlarını çiziyorlar. Nesneler nesnelerle fiziki coğrafyada ya da ekosistem gibi "bağlantılı" bulunmakla birlikte, "ilişki" kurmuyorlar. Ancak, insanların kurduğu bütünlükte, ki buna toplum diyoruz, diyalektik varoluş ya da "ilişki", tarihin uzun bir dönemi içinde, alt-üst ilişkisine de dayanıyor, yolaçıyor.
Bir kaya kütlesinin toprağın üzerine yerleşip onu "sömürdüğünden", ona "üstün" geldiğinden bahsetmiyoruz. Ya da bir protonun bazı elektronları kendine "bağımlı" yapıp onları sömürdüğünden, "yönettiğinden" de. Bunlar doğada karşılıklı birliktelikler ya da biraraya gelişler olarak görülebiliyor.
Ancak, birilerinin piramid yapmaya karar verip bunun inşaası için yığınları çalıştırmaya başlamasında bir alt-üst ilişkisi görüyoruz. Bazılarının proton, bazılarının da çok sayıda onun yörüngesinde dönen elektronlar olduğunu gözlemliyor ve yaşıyoruz.
Gördüğümüz, esas dünyanın nesneler diyalektiği içinde gelişen, bambaşka bir yeni "özneler" diyalektiği, toplumsal diyalektiktir. Burada söz konusu olan, duygusus ve düşüncesiz nesnel ve doğal diyalektiğin üstünde, ötesinde ve dışında gelişmiş bir "toplumsal diyalektik"tir.
Peki ama, neden nesneler dünyasının diyalektiği gibi, zıtlar sadece sınır olmuyor bu toplumsal diyalektikte?
Yanıtım çok basit ve kısadır:
İnsan toplumu kendi içinde bir "nesne" ve "özne" diyalektiği yaratmak durumunda kalmıştır. İnsanoğlunun bir kısmı "özne" bir kısmı ise "nesne" durumuna dönüşmüştür.
Bu dönüşüme zaten sınıfların oluşması ve gelişimi süreci diyoruz. Piramid yapılmasına karar verenler ve isteyenlerle, bizzat yapanlar sadece diyaletik bütünlüğün sınırlarını çizmiyor, aynı zamanda, o bütünün içinde bir alt-üst ilişkisi de yaratıyorlar. Kaldı ki, piramidi yapanlar bile, piramidin yapılmasına karar ve emir verenler kadar, onun gerekli olduğuna inanıyorlar. Kral ya da firavun kendi başına bir hiçtir. Ama zaten hiç bir zaman kendi başına kral ya da firavun olmuyorlar. İstemeseler bile, bizzat piramidi yapanlar, bir kral ya da firavun yaratıyorlar.
***
Esas sarmal, tuzak, diyalektik ilişkilerin kurulmasıyla ortaya çıkıyor.
Keşke ilişkiler dikotomik düzeyde olsaydı da, ilişkinin tarafları serbestçe kendi yönlerinde gidebilseydi.
Ancak, diyalektik, kendi ilişkisinin "diyalektik" ötesini de gösteriyor. Bu ilişkiyi mücadele ile "aşmak" demektir.
İnsan toplumlarının diyalektiğinde "aşma", "çelişik" ilişki, alt-üst ilişkisi, bizzat "ilişkinin", karşılıklı konumlanışın yerine, başka bir "bütünlük" kurmaktan geçiyor. Elektronlarla protonlar bu türden bir "aşma" ilişkisini düşünemiyorlar. Fazladan gelen bir parçacık onların başkalaşmasını sağlıyor. İnsan toplumu ise, diyalektik sarmalı anlayınca onıun dışına çıkmak için mücadele ediyor. Sarmalın dışına çıkılmaya ise, "devrim" deniyor.
Toplumsal diyalektik, bu anlamda kendisine de karşıdır. Nihai güçlü bir devrimle, kendisini de aşmaya yönelir.
Marks için bu, politik devrimlerin gereksizleştiği komünist toplumdur.
Sanıyorum bu aşamada, yine ve sadece, "nesnelerin" diyalektiği olacaktır.
***
Resim ve renkler açısındansa, belki yeni "ana renkler" olacak, siyahla beyaz sınır olmaktan çıkıp, bizzat birer renge dönüşeceklerdir. Ya da renkler bildiğimiz anlamını kaybedip, ışık oyunlarına dönüşecektir.
Diyalektiğin ucunda ne olacağını ise, bilemem.