Yunanca'da "cumhuriyet"in
karşılığı ve daha fazlası olmak üzere, demokrasi kullanılıyor. Yunanistan'ın
resmi adı, Ελληνική Δημοκρατία, tam çevirisiyle, Elen
Demokrasisi'dir.
Cumhuriyet'in demokrasi anlamının dışında kullanımı Roma'lılarca başladı. Ancak onlar için de, re-public, halkın yönetimi anlamına geliyordu. Anlam aslında korunmuştur.
Demokrasi ve cumhuriyet aynı anlamlara sahip olmakla birlikte, demokrasi devlet iktidarının ve meşruiyetinin halktan kaynaklandığını belirtmek üzere kullanılır hale geldi. Cumhuriyet ise, demokrasiyle yönetilen devletin biçimi olarak. Diğer deyişle, demokrasinin devlet biçimine cumhuriyet denilmektedir.
Cumhuriyet biçimli devlet yönetiminin zıttı ya da tarihi olarak alternatifi, teo-krasidir. Bu devlet gücünü halktan değil, Tanrı'dan alır. Yönetenler Tanrı adına yönetirler.
Malum, Tanrı doğrudan yönetmeyeceğine göre, yönetenler onun temsilcisi olduklarını iddia edip, ikna da etmek durumundadırlar.
Teo-krasiler tarihte her zaman monarşi, kırallık ya da sultanlık ismiyle anıldılar. Teo-krasinin devlet biçimleri olarak.
İslam Devleti başında Peygamber tarafından kurulup yönetildi. Ardından dört halife dönemiyle. Halifelik bu ilk döneminden sonra Emevi ailesinin eline geçerek, kalıtımsal hale geldi. Emevilerden sonra sultanlık ve halifelik birbirinden ayrılamaz. Ayrılsa bile, yine de sultanın elindedir.
Bizde Cumhuriyet kurulmadan hemen önce Osmanlı Sultanlığı lağvedildi. Halifelik kaldı. Ama, Cumhuriyetin ilanından aylar sonra Halifelik makamı da kaldırılmıştır. Sultanlığı gitmiş halife neticede eski ve son sultandı da. Halifeliğin kaldırıldığı sırada, 1920'de zaten Bakanlık olmuş olan Şeyhülislamlık makamı da, Diyanet İşleri Başkanlığı'na dönüştürüldü.
Peşisıra gelen diğer laiklik reformlarını da (inkilaplarını) eklersek, teo-krasiden Cumhuriyet'e geçişte sadece saltanatın, hilafetin kaldırılması değil, laikliğin de en azından kurumsal düzeyde zorunlu olduğu görülür.
Bu nedenle, demokrasinin cumhuriyet ve laikliği gerektiren bir yöneten-yönetilen ilişkisi olduğu görülür. Diğer deyişle, demokrasi, laik bir cumhuriyeti, şart koşar.
Türkiye'de 1918 sonrası demokratikleşme ve ardından Meclis'in kurulmasıyla fiilen Cumhuriyet'e geçilmesi, resmi niteliğine 1923 ve 1924 yıllarında kavuştu. Saltanat Cumhuriyet kurulsun diye kaldırıldı. Cumhuriyet kurulunca da, hilafet ve Şeyhülislamlık da kaçınılmaz şekilde gitti.
Türkiye'nin ve eski Osmanlı topraklarında yaşayan pek çok müslüman ya da İslamcı için, özellikle halifeliğin kaldırılması şok etkisi yaratmıştır. Hele de ardından gelen laiklik reformları, şok etkisini daha da arttırmış, deprem etkisi yaratmıştır.
Müslüman halkın bu reformların pek çoğunu benimsememiş ya da sindirememeiş olduğunu, sadece ayaklanmalardan değil, İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişmelerden de anlıyoruz. Hatta, politik İslam'ın bugünkü gücünden de.
Burada, laiklikle ilgili sıkıntının, Saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyet'in ilanından çok, Halifelik'in kaldırılması ve sonrası reformlarla ilgili olduğunu söylemek mümkün. Türkiye sağ politik akımlarının büyük çoğunlukla Cumhuriyet'e karşı olmadıklarını söylebiliriz. Ancak, daha ötesine karşı ya da gönülsüz oldukları da açıktır.
İstedikleri ya da tarihin geri vitesi olsaydı da engellemek isteyecekleri, sanırım hilafetin kaldırılması, Latin Alfabesi'nin kabulü ile, eski kıyafetlerle tarikatlara uygulanan yasaklardır.
İstedikleri ve istemiş oldukları aslında, "ikili" bir toplum ve devlet yapısının devamıydı. Halife de olsun, Cumhuriyet de. Batı'nın maddi uygarlığı alınsın, Doğu'nun kültürü ve dini korunsun. Hem ümmet kalalım hem de millet olalım.
İstenilen Tanzimat olmasa bile, Meşrutiyet dönemlerinin devamını savunmaktı. Devlet biçimi Cumhuriyet'e yakın olabilirdi, ama, daha teo-kratik, daha doğu'lu. Millet ise, ümmet'i dışlamamalıydı.
Ayrıca, Milli Mücadele, Payitahtı ve Padişah'ı esaretten kurtarmak için yapılmamış mıydı? Cumhuriyet'le ikisi de gitmişti.
Özetle, Kurtuluş Savaşı'ndan hemen sonra, eski düzenin temel direkleri, Saltanatından Hilafetine, İstanbul'undan alfabesine, bir bir yenileriyle değiştirildi.
İronik olansa, halkın yönetimi için gerekli olan değişime, bunlar demokrasi, cumhuriyet ve laiklik idi, bizzat halkın büyük çoğunluğunun olumsuz ya da mesafeli durmuş olmasıdır.
Burada, Rousseau'nun paradoksu diyebileceğim bir durum söz konusudur: Halk zorla özgürleştirilmeli mi, ya da, zorla esaretden kurtarılmalı mıdır?
Bir muhafazakar, örneğin Edmund Burke, halkın kendi haline, (diğer deyişle, muhafazakarların "eline") bırakılması gerektiğini söyleyecektir.
Ben de diyorum ki, seçeneklerimiz Rousseau ya da Burke değildir. Çünkü söz konusu olan seçim yapmak değil, mücadelenin kimler arasında geçtiği ve mücadeleyi kimlerin kazandığıdır.
Acaba, kurulduklarında herkes Saltanat, Hilafet, teokrasi istemiş miydi? İslam tarihinde, herkes Emevi ya da Abbasi Hanedanlarını istemiş miydi örneğin?
***
Kazananlar Cumhuriyet'i kurup, laikleşme sürecini hızlandırmıştır. Demokrasinin de altyapısını kurmaya çalışmışlardır.
Daha fazlası olabilir miydi? Elbette, ama daha fazlasını isteyenler de mücadeleyi kaybetmişti. Ama onlar, daha ilerisini istiyorlardı.
Daha gerisini değil!
***
Tüm ilericilerin Cumhuriyet-Demokrasi-Laiklik bayramını kutlarım!