21.9.12

DİNDARLIK, DİNDARLAŞMA TARTIŞMALARI VE BİLİM


Sosyoloji profesörü Bahattin Akşit ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışma üzerine (2012, Türkiye'de Dindarlık-Sosyal Gerilimler Ekseninde İnanç ve Yaşam Biçimleri, İletişim, İstanbul) dindarlık ve yaşam biçimleri tartışmaları tekrar başladı. Araştırma, 25 ilde yapılan anket ile 8 ilde gerçekleştirilen derinlemesine görüşmelere dayanıyormuş.

Burada amacım kitabın "review"sunu yapmak değil. Tartışma ve yaklaşımların, temeli, dili ve şekli üzerine.

Herşeyden önce Türkiye insanı dindarlaşıyor mu, sorusu hakkında.

Türkiye'de dinsellik öne mi çıkarıldı, yoksa, insanlar daha mı fazla dine yöneldiler de, daha mı çok dindar hale geldiler?

Ayrıca, tarihi ve cografi karşılaştırmalar yapabilecek durumda mıyız?

Örneğin, 1980 ile 2012 yıllarının nüfus içindeki "namaz kılma", "oruç tutma", türban takma", "hacca gitme" oranlarına sahip miyiz?

Bu dini pratiklerin yaşla bağlantıları ve dağılımları değişti mi?

Elbette, konjonktürün etkisi ölçülmüş mü, sorsu.

Son bir soru da, dinin içeriği ile biçimselliği arasında ayrım yapılmış mı, ya da, araştırma, bunları da ölçmeye çalışmış mı?

***

Bilim, hipotez ya da tez denilen iddia ya da argümanlarla başlayıp, araştırma sonuçlarıyla bu çıkış noktalarını temellendirmeye (justification) etmeye çalışır. En azından Anglofon akademik dünyası, böyle bir bilimsel araştırma süreci takip eder. Tarz ve içerik empiriktir, teori, literatür taraması yapmaya indirgenir.

ODTÜ'de geçirdiğim zaman içinde, arada bir sosyoloji bölümüne giderdim. Hocaların odalarının girişinde, yığın halinde anketler görürdüm. Malum bu anketlere verilen yanıtlar işlenip, grafik, tablo, kutucuk haline getirilip yorumlanıyor. İstatistik programları kullanılarak da, ilişkiler, alakalar, ayrıntılı şekilde elde ediliyor. Son aşamada da, tüm dökümler, değerlendirilerek, "bilgi" haline geliyor.

Tüm bu süreç, tez-literatür tarama-enformasyon toplama-işleme ve temellendirme aşamlarından oluşuyor.

Aslında, bilim değil de, "bilimsel" bir araştırma süreci sözkonusudur. Teori ve empirik süreç birbirinden ayrıdır, ya da teori, girişte kullanılan eski bilgilerdir. Sonuçta da "yeni bilgiler"e ulaşılarak, eski bilgilere katkı yapılmış olur.

Bu türden araştırma tekniğinin öğretilmesi, yüksek lisans ve doktora çalışmalarının da amacıdır.

***

Akademik anlamda tez ya da hipotez aslında bir soru değildir. İddiadır. Empirik araştırmaya indirgenmiş bu bilimde tez bir soru olmadığı için, paradigma ya da problematik olma özelliği taşımaz. Diğer deyişle, iddianın sorunu, sorunsalı, haliyle de teorik bütünlüğü yoktur. Amaç sadece iddianın kanıtlanmaya çalışılmasıdır. Ya da doğru olmadığının ortaya çıkarılması. Ama nedense, hiç bir akademik empirik çalışmada, iddianın, tezin, hipotezin çürütüldüğü görülmemiştir. Çürüyecek durumda olduğu ortaya çıkarsa, bunun zaten önceden yapılan bir hata olduğu kabul edilir. Tez, ya da iddia yanlış formüle edilmiştir diye düşünülür.

Kendi kendini kanıtlamaya çalışan, bilgi değil de enformasyon ve bazı bağlantılar üreten bir süreçtir bu.

Zaten ne hikmetse, bu türden empirik araştırma yapan akademisyen, çalışmasının başında yaptığı literatür "taramasında", büyük ve ünlü teorisyenlere, "teorik araştırmacılara", filozoflara "referans vermek" durumunda kalır. Adeta, geçmişe, büyüklere, ya da, ölülere saygı anlamında.

***

Daha önemli konu ise, "kanıt" ilkesidir. Empirik araştırmalarda, bu iddianın-tezin-hipotezin doğrulanması anlamına gelir. Ama, kanıt ve kanıtlamak, rasyonalist bir ilkedir. Empirik araştırma yöntemi, reddetiği rasyonalizmin ilkesiyle hareket etmekte, ama, rasyonalizmin gelişmiş hali olan teorik olma gereğini bir tarafa atmaktadır.

Gözlem, veri toplama, anket yapma, görüşme, röportaj, arşiv taraması gibi empirik yöntemler, görüneni, söyleneni, duyulanı, özetle, olguyu elde etmek, toplamak anlamına gelir. Diğer deyişle, olup biteni, olmakta olanı kayda geçirip, tasnif etmek.

***

Resim sanatı, fotografın henüz başlamadığı ya da çoktan bittiği yerde başlıyor.

Bilim de, empirik "bilimsel" araştırmacılığın henüz başlamadığı ve çoktan bittiği yerde.

***

Daha fazla insanın, oransal olarak, namaz kıldığını, ya da oruç tuttuğunu göstermek, fotograf çekmektir. Araştırmacı bu "gösterme" işini üstlenebilir.

Oruç tutup namaz kılanların başka özellikleriyle ilgili "bağlantılar" göstermek, bilimsel bilgiye yaklaşabilir. Ama, namaz kılanların, kılmayanlara göre politik ve dini hoşgürüsünün daha az olduğunu göstermek, araştırma yapmayı gerektirir mi, sormak gerek.

Fakat, günlük hayat deneyimleriyle kolaylıkla "görülebilen" olguların empirik araşırmaya konu olması, bilimi hafife almaktır.

Bilim, görülmeyeni açığa çıkarttığında, bilim olabilir ancak. Bilim ilk başta arkeolojik kazı yapmaya benzer. Kazı  sürekli yeni sorunlar çıkartacaktır. Yöntem, teknik değişikliği, gerekebilir. Hatta, kazı alanının haritasında da sürekli dğişiklikler olacaktır. Kazı yeterli düzeye geldiğinde ise, açığa çıkan alanın, parçalarıyle bütününün teorik yeniden üretilmesi, anlaşılması gerekecektir.

Arkeolojik kazı bilimsel bir metafor olarak kabul edilmeli. Sosyal ya da siyasal ilişkilerin arkeolojik kazısı başka bir kazma sürecidir.

***

Marks, görüntüyle gerçek aynı olsaydı, bilime gerek olmazdı, der.

Marks bir de, there is no royal path to science, demektedir.

***

Tez, hipotez ya da iddia ortaya atıp görgül (empirik) araştırma yapmak, sadece araştırma yapmaktır. Bilim çok daha fazlasıdır oysa. Bilim, olgularla ve pratikle çelişmeyen, teorik bir bilgi üretimidir.

***

Kaç vatandaşımız daha türban takmaya başlamış, bu vatandaşlarımızın kaçı, diğer inançlar hakkında hoşgörü sahibi, ya da, kaç vatandaşımız kendini önce müslüman, sonra, Türk olarak görüyor, türü sorular, hangi sorunsalın ve hangi paradigmatik çerçevenin içinde yeralıyor?

Türkiye'de Dindarlık-Sosyal Gerilimler Ekseninde İnanç ve Yaşam Biçimleri isimli çalışma, örneğin, din üzerine bir sorunsala, paradigmaya, sahip mi?

"Gerilim" sözüyle bir çatışmanın varlığı mı ifade edilmek isteniyor?

"İnanç" kavramı, "iman" etmeyle ilşkilendirilmiş mi?

"Yaşam biçimi" gibi bir konu, din, inanç, kültür, kimlik, hoşgörü gibi muhafazakar-liberal içerikle donatılmış kavramlarla birlikte anlaşılabilir mi?

***

Türkiye toplumu dinselleşiyor mu, dindarlaşıyor mu? Ya da, dindarlar, devlette ve sivil toplumda daha güçlü ve örgütlü hale mi geldiler sadece?

Diğer soru, devlet istediği takdirde, vatandaşlarını kısa bir süre içinde dinsellikten, dindarlıktan uzaklaştırıp, laik ve seküler hale getirebilir mi? Çünkü bunun tersini geçmişte yapmıştır.

Din olgusu, ülkemizde ne kadar kültürel, ne kadar psikolojik, ne kadar siyasal-ideolojiktir?

Tarihte kendi dinini yaratmamış ve pek çok dini benimsemiş halklardan olan Türkler, dini inanç konusunda ne kadar derin olabilirler?

Anketlerle, görüşmelerle pek de yanıtlanamayacak sorular.

Ama, araştırmacılarımızın sorusu da, sorunu da zaten bulunmuyor. Tezleri, hipotezleri, araşırma programları var sadece.

***

"ODTÜ'de geçirdiğim zaman içinde, arada bir sosyoloji bölümüne giderdim. Hocaların odalarının girişinde, yığın halinde anketler görürdüm. Malum bu anketlere verilen yanıtlar işlenip, grafik, tablo, kutucuk haline getirilip yorumlanıyor. İstatistik programları kullanılarak da, ilişkiler, alakalar, ayrıntılı şekilde elde ediliyor. Son aşamada da, tüm dökümler, değerlendirilerek, "bilgi" haline geliyor". 

Empirik, "bilimsel", "sosyolojik" araştırmacılık....İddia, literatür taraması, araştırma, kanıt!

***

Sharlock Holmes'un bir sözü var; aşağı yukarı söyle diyor: "Siz bedeninizin gözüyle görüyorsunuz; bense beynimin gri hücreleriyle!"*.

Bizde katiller, hala "baltayla", "kazmayla" cinayet işliyorlar. Holmes'un katilleri ise, kendisi gibi, kurgu, plan, gizlilik, ustalık ve zeka dolular.

Balta ve kazmayla cinayet işleyenlerin polisiye romanını yazmaksa, gerekmiyor.

Çünkü görüntüyle gerçek arasında ne fark, ne de uzaklık, vardır.

***

Rasyonalist-teorik bilim, gözlemlenemeyen toplumu, ya da evreni örneğin, bilmeye dayanıyor.

Gözlem düzeyinde kalmak, gözlemleri toplayıp derlemek, olsa olsa araştırmacılık oluyor.

***

Sol-Hegelciler'den bu yana, dinin, gerçeği ters yüz edilmiş olarak algılamak olduğunu, eyleyenle eylemin yerini değiştirdiğini biliyoruz.

Ama, bizim sosyolog, ya da siyaset bilimcimiz, dindarları sayıp, anketle görüşlerini topluyor.

Öyleyse, bilim dünyamız da epey dinselleşmiş, dindarlaşmış, demektir.

------------

* Aklımda kaldığıyla aktardığım bu muhteşem alıntıyı, Orhan Kurmuş Bir Bilim Olarak İktisat Tarihinin Doğuşu kitabının ilk giriş sayfalarında yapmıştır.