28.8.12

YURTSEVERLİK, VATANSEVERLİK, ULUSALCILIK, MİLLİYETÇİLİK


Milliyetçilik ifadesini Türkiye'nin sağ kesimleri kullanırken, Kemalistler ulusalcılık, sosyalistlerin bir kısmı ise, yurtseverlik kavramını kullanıyorlar.

Millet Osmanlı'da dini toplulukları belirtmek için kullanılıyordu. Bu millet kavramından, yirminci yüzyılın millet ve milliyetçilik kavramları türedildi. Orijininde sadece müslüman milleti gibi etnik olarak farklı dindaşlıkları kapsıyordu. Fakat, müslüman olduğu halde birbirinden ayrılan Türkler, Araplar, Arnavutlar, dinin değil, etnik kimliğin temel alındğı bir millet anlayışına yerini bıraktı. Hala bu nedenle, Türk milleti denilince sadece etnik kimlik değil, müslümanlık da anlaşılır. Zaten Kürtler'in Türk milleti içine dahil edilmelerinde de, her iki etnik kesimin de müslüman olmasının katkısı olmuştur. Eski anlam, yeni anlamın içinde eritilmiştir.

Ulus, ulusallık kavramları ise, Kemalizm ile sonraki sol-Kemalistlerin benimsediği bir kavram oldu. Avrupa' da kullanıldığı şekliyle, ulus, "nation" kavramına denk düşmektedir. Ama, malum, millet'in karşılığı Osmanlı bağlamı nedeniyle, tam olarak "nation" değildir aslında.

Yurtseverlik ise, bizde Osmanlı'da kullanılan "vatanseverlik"le ilşkili bir kavram olmakla birlikte, vatan ile yurt yine sağ ve sol ayrımlara tekabül edecek şekilde farklılaştılar. Vatanseverlik "ecdatların" bıraktığı ülke anlamına gelirken, yurt, sadece "yaşanılan" yer anlamındadır. Ayrıca, yurtsever "patriot" anlamında kullanılıldığı halde, vatansever için, eski usül "millet" ve tebasını savunmak anlamında başka bir kavram bulmak gerekir. Ama böyle bir kavram, bildiğim kadarıyla, Türkçe'de bulunmuyor. Yurt, ülke, vatan'la aynı çağrışımları yapmaz. Vatan deyince, eski zaferler, akıtılan kanlar, dini bir duygusallık da işin içine girer.

Türkiye solu, her zaman yurtsever oldu. Ama, milliyetçiliği enternasyonalizm'in bir aşaması olarak gören sol da hep olmuştur. Mihri Belli Fransız Jaures'e atıfla, aynen bunu savunuyordu. Ama, eski Aydınlıkçılar ve devamı bugünün İşçi Partisi, milliyetçiliği Kemalizm'le buluşma ve onu tamamlama stratejisiyle, epey ileri bir noktaya taşımıştır. Hatta o kadar ileri bir nokta ki, neredeyse sadece sol-Kemalist kanat haline gelmişlerdir.

Türkiye Komünist Partisi ise, son on yılda, yurtsever'liği sosyalist stratejiye-politikaya dahil ederek, sol-komünist kesimlerden şiddetli eleştiri alıyor. Enternasyonalizm ve yurtseverlik, yanyana nasıl gelir diye! TKP de, ABD'nin bölgemizdeki varlığına işaret ediyor. Bir de yükselen faşizme. Aydınlıkçı İşçi Partisi iç ve dış düşmanları göstererek, Kemalizm'in "tam anlamıyla" oturmadığını söyleyerek, çok daha fazlasını yapmaktadır. Ama TKP'nin yurtseverlik politikası (ya da taktiği) kuramsal bir niteliğe sahip değil. Olması da zor, çünkü Sovyetçi bir çizgi, yurtseverliği küçük burjuva duygusu ve ideolojisi olarak mahkum etmiştir. Elbette, Stalin'in İkinci Savaş'ta benimsediği yurtsever ülke savunmasını saymazsak.

Sosyalistler için yeni bir düzen, işçi ve emekçi kesimlerin ülke sınırları ötesinde birlikteliği, mücadelesi hedeftir. Sınıf hareketiyle sınıfların ittifakında, milli sınırlar sadece bir başlangıçtır, veridir. Önemli olan, işçi sınıfını, hakim sınıfların elinden kurtarmaktır. Hakim sınıflar ise, uluslararası düzeyde ittifak ve dayanışma halindedir.

Kaldı ki, sosyalistler, iç ve dış politika, iç ve dış ekonomi arasında da ayrım gözetemezler.

Sosyalistlerin, işçilerin, emekçilerin ülkesi, vatanı, yeri, yurdu neresidir?

Lenin, yurtseverliğin küçük mülkiyetle ilişkili olduğunu söylüyordu. Eğer bir ülkede tarlanız, tapanınız, iş yeriniz, kazancınız varsa, başka da bir yere gidemeyecek durumdaysanız, hem yurtsever, hem de vatansever olmanız olağandır.

Burjuvazinin, büyük mülklerin de böyle bir iklişkisi vardır, toprakla, sınırla. Ama bu sadece, sermayesini mekana sabitlemiş olanlar içindir. Fakat, küresel düzeyde akışkanlık kazanan bir sermaye için, herşeyi satıp "kurtulmak" da mümkündür. Mekana sabitlenenler, sermayesi olmayan, olsa da yerel düzeyde sabit olmak zorunda olanlardır. Yerel piyasa, alınıp da başka yere götürülemez. Paraya da çevrilmesi ya zordur, ya da malın mülkün değersizleşmesi pahasına mümkündür.

Türkiye'de milliyetçi dalgayı, 1915 Ermeni olayları, Avrupalı güçlerin 1918 işgalleri, bir de, Yunanistan'ın İzmir ve Ege'ye çıkartma yapmaları yarattı. Hepsi de, mal mülk, yani başkalarının işgal edilmiş toprakları, ele geçirilen piyasalarıyla ilgilidir. Bu durumda, malına mülküne, piyasasına el konulmuş Rumlar ve Ermeniler yurtsever, el koyan ve geri vermek istemeyen Türkler ile Kürtler, milliyetçi olmuşlardır.

Ülkeden giden Rumlar'la Ermeniler'in yerine, Türkler daha fazla başbaşa kalmışlar, kendi dillerini, devlet düzenlerini, daha fazla geliştirmek durumunda olmuşlardır. Engel Kürtler'dir, ama onaların da asimile edilebilecekleri düşünülmüştür.

TKP'nin yurtseverlik politikası, sadece ve sadece Türkiye işgal edilirse, o da, burjuva anlamda anlamlı olabilir. Mallarla mülklerin, piyasanın korunması anlamında. Oysa, bir komünist parti, mülkiyete böyle bakamaz. Ayrıca ve daha önemlisi, Türkiye'nin savunmasını da, Türkiye'den ibaret görmemelidir. Meseleye, Türkler'in, Araplar'ın, Süryaniler'in, Türkmenler'in, İranlılar'ın, Kürtler'in...ortak ülkeleri, ortaklaşa kullanacakları zenginlikler açısından bakabilmelidir. Meseleye, kurulabilecek bir "federasyon" çervevesinde yaklaşmalıdır. Türkiye sınırları içinde bir Türkiye'yi korumaya, değiştirmeye çalışmak şeklinde değil.

Son mesele, belli "ulusal" sınırlar içinde sosyalizm kurmaya çalışan ülkelerle ilgilidir. Çin, Vietnam, K. Kore, Küba gibi. Ulusal bir sosyalizm sadece ulusal bir devletin sosyalistlerce ele geçirilmesi anlamına gelmiyorsa, ama sadece bir ele geçirme anlamındaysa, yaşamak için diğerlerini de yanına davet etmeli, kendisini "uluslararası", "bölgesel" yapmaya çalışmalıdır. Diğer deyişle, kendisini "ulusal" olmaktan biran önce çıkartmaya çalışmalıdır. Bunu "devrim ihracı" anlamında değil, devrimin uluslarası düzeyde gerçekleşmesi, öyle başlaması ve gelişmesi gerektiği için, öneriyorum.

Türkiye Devrimi de, bu anlamda, Türkiye sınırları içinde gelişecek  ve orada kalacak bir devrim olmamalıdır. Yoksa, 1930'ların "tek ülkede", "dünyada" tartışmalarını yeniden "komik" şekilde yeniden üretiriz. Eğer devrim için bir politika üretiliyorsa, bölgesel olmak zorunludur.

Türkiye'ye bir saldırı, zaten, pek çok ülkeye saldırılmış, pek çok ülkeye de saldırılacak olması, anlamına gelir.

Yurtseverlik, en azından şimdilik "bölgeseverlik"e doğru geliştirilmelidir. Sonra, bölgenin de ötesine geçilmelidir.

Milli devlet sınırları, onun vatandaşları, farklı toplumların eş zamanlı  kendi başlangıç alanları olabilir.

Ülke, yurt, neresidir?

Önce bölgemiz, sonra tüm dünyadır.