İnanan bir insan inancına aykırı olanı savunan ya da inanmayan insanı nasıl
görür?
Henüz kendisi kadar şanslı olmadığını düşünebilir.
Yoldan çıktığını, ya da,
İnançsız ve günahkar olduğunu.
İnanmayanın, ya da farklı inancı olanın, bir gün kendisi
gibi inanacağını da düşünebilir.
İnanan insan, yaratıcı gücün varlığına inanır. Yaratıcının
insanlara mesajlar, emirler, kurallar gönderdiğini kabul eder. Dinsel
mucizeleri, yaratıcı gücün delili olarak kabul eder.
Tüm bunlar, saygıyı hakeder.
Fakat, inanç inançsızlara karşı korunması, yayılması gereken
bir düşünceyle birleşirse, hem savunma, hem de saldırı konusu olabilir.
Kişinin inancı bu savunma ve saldırıya izin verir mi,
tartışmalıdır.
İnancın savunulmasına kesinlikle izin vardır. Bu herkes için
haktır.
Ama, inanç, saldırıya izin vermez.
Eğer bu “savunma” amaçlı bir saldırıysa, inanca saldırı
yapılmış olması gerekir.
Burada, “inanmayanların”, ya da, “farklı inanç sahiplerinin”
varlığı, saldırı anlamına gelemez.
Kaldı ki, kırıcı, inciti eleştiri “saldırı” olarak
görülürse, sadece ve sadece “devlet”in hukuki olarak devreye girmesi istenir.
İnanca saldırı her ne kadar toplumun manevi
değerlerini koruma kanunu kapsamında engellenirse de, karşımıza başka “hak” ve “özgürlükler”
de çıkar.
Farklı düşünce ve bu
düşünceleri ifade etmek, yaymak da, inanç ve ibadet gibi hak ve özgürlük alanınına
girer.
İnananlar, inanançsızlar, birbirlerini eleştirebilirler.
İnançlar güçlüyse, inançsızların eleştirlerine karşı kendi konumlarını savunabilir,
hatta, daha da güçlendirmeye çalışabilirler. Bu dini açıdan, “inancın”, “imanın”
sınanması anlamında da anlaşılabilir.
Ayrıca, eleştiri yapmak, inanmak, inanmamak kadar, “ikna”
etmeye çalışmak da bir haktır. İnançlı kişi, inancını yayma hak ve özgürlüğüne
sahiptir. Bu hak, inanmayan, ya da farklı inananların da hakkıdır.
Bizim gibi ülkelerde, eleştirinin olumsuz, alaycı ve sert
kısmına toplumun tahammülü azdır. Ama eleştiri, bilgi, zeka ve hoşnutsuzluğun
biraraya gelmesi, daha iyinin aranmasıdır.
***
Türkiye’de Aleviler, her türlü zulüm, dışlanmışlık ve iftiraya marzu kaldıkları halde, demokrasi, eleştiri ve tartışma kültürünü bnimsemiş, geliştirmişlerdir.
Türkiye’de Aleviler, her türlü zulüm, dışlanmışlık ve iftiraya marzu kaldıkları halde, demokrasi, eleştiri ve tartışma kültürünü bnimsemiş, geliştirmişlerdir.
Ancak, sünni kesimin önemli bir kesimi, küçük bir eleştiri,
hiciv karşısında bile, tahammülsüz bir gelenek oluşturmuşlardır. Onlar, inancın, imanın, dinin gerçek
temsilcileri olduklarını düşünürler.
Kendi inançlarına “dil uzatılamaz”, eleştiri yönlendirilemez. Dil uzatan, eleştiri yapan, karşılığını alır,
ya da başına gelecek olanı kabul etmiş sayılır.
Bu sünni inanç, “gelenek “ anlamına gelmekte, geleneğini
kıskanç ve sert şekilde korumaktadır. Bu geleneğin dışında olanlar, gayrimüslim ise Kafir, İslamın içinde ama kendi gibi
değilse zındık ve günahkardır. Zındıkların durumu kafirlerinkinden bile
kötüdür.
Hakim sünni İslam, sanki hakim değilmiş gibi, sürekli
savunma ve saldırı psikolijisi geliştirmiştir. Nedeni siyasi tarihimiz, modernleşme
serüvenimizle ilgili. Bu “geleneğin”, “sünniliğin”
kökü, Osmanlı’nın son dönemlerine rastlıyor. Abdülhamid’in İslamcılığı,
İttihatçı karşıtlığı, sonra da, Sultanlığı, Hilafeti kaldıran, Latin alfabesini
getiren Kemalist döneme tepki , bu “geleneği” savunma ve saldırma psikolojisine
itmiştir. Bir de, “moskofçu” olarak biline sosyalistlerin “ateistliği”, sünni
geleneği, savunmadan saldırı psikolojisine yöneltmiş, bu geleneğin önemli
kısmını “tahammülsüz”, hatta geleneğe bağlı olmayanlara karşı, “acımasız”
yapmıştır.
Kubilay, Maraş, Çorum ve son olarak Sivas olayları, savunma
değil, saldırı, tahamülsüzlük ve acımasızlık aşamalarına tekabül ediyor. Kafa kesmek, insanları ekmek fırınlarına
koymak, onları ateşe verip yakmak, inancın masumiyetini, insaniliğini
yitirmesinin, tahamülsüz, acımasız, kaniçici bir yere geldiğinin
göstergeleridir.
***
İnanç “ölüm” isteyen bir psikolojiye nasıl dönüşür, sadece tarihsel, siyasi ipuçlarını yazdım.
Bu kadar güçlü bir ekonomik, sosyal, siyasi , idari
imkanlarla donatılmışken, sünni inanç nasıl bu denli insanlık dışı, “vahşi” saldırılara
yolaçabiliyor, kafalar kesilip, bedenler yakılıyor?
Akıldışı, aklı bu şiddetle nasıl bastırabilir?
Belki de, inançlı olanların Tanrı’ı sevmekten çok, O’ndan korkmalarından kaynaklanıyor bu olanlar. Tanrı sevgisinden çok Tanrı korkusu sünni
geleneğin bir eğitim ilkesidir. Bu korku ilkesi, devletin korkutma geleneğiyle
birleştiğinde, “vahşice korkutulmuş insanın”, “vahşice saldırısına” tanık
oluyoruz.
Ancak kızgın fırında yandığını hisseden, bir başkasını
acımasızca kızgın fırına atabilir. Ancak, “kafasının” kopartıldığını hisseden "kafa" kopartabilir.
Sünni gelenek, korkuyu, disiplini çocuk ve genç eğitiminin
baş ilkesi yapmıştır. Bu ilkeyi devlet almış, kendi zor ve baskı ilkesiyle
birleştirmiştir.
Düzeni bozan, farklı olan, sadece disiplini bozmaz, varolan
korkuyu daha da depreştirir.
Devlet, sünni gelenekten olmayan, millliyetçi olmayan tüm
kesimleri, zaten hem kendisi, hem de toplum için, düşman olarak ilan etmiştir.
Alevi, Kürt, sosyalist, başı açık modern kadın, onların yanında duran
öğretmenler, aydınlar...düşmanlardır. Hem devleti, hem de sünni İslam’ı tehdit
edenlerdir bunlar.
Sivas Madımak Katliamı, bir son mudur, bilemeyiz. Bir gün
biryerde, içimizden birileri de yanar mı, kafası mı kesilir, bilemeyiz.
Bilemeyiz, çünkü, bir sonraki kuşak dindar ve kindar mı
olacak, bilemeyiz.
Ama, çocukları korkuyla değil, sevgiyle, Allah korkusuyla
değil, öz disiplin, öz sevgi ve öz saygı vererek yetiştien aileler,
öğretmenler, epey fazladır.
***
Bu yazıyı, Sivas Madımak Katliamı gününde, 1989 2 Temmuz’unda,
hayatını kaybetmiş kayınvalidem Türkan Fatma Sıdal için, öz sevgi, öz güven ve öz
saygıyla dolu yetiştirdiği eşimin annesi için, yazdım.