Kıbrıs Türkleri Ada'ya tarihin her döneminde bir talep olduğunu, bir devlet giderse yerine bir başkasının geleceğini tecrübeyle biliyor.
Bizans gidince Latinler, Venedikliler, Osmanlılar geliyor. Osmanlı İngiliz'e kiraya veriyor adayı. Türkler sonra tümüyle kaybediyorlar Ada'yı ve İngiliz sömürge dönemi başlıyor.
Koloni sonrası dönemde, İngiltere yanına Türkiye ve Yunanistan'ı alıp, garantörlü bağımsızlık veriyor Ada'ya.
Dünyada bir ilktir, garantörlü bağımsız devlet.
İngiltere iki üs alıp, jandarmalık görevini diğer iki garantöre bırakıyor. Bir de, her zaman kullanılabilecek, iki etnik kesimli bir yönetim modeli.
Amaç, Ada'nın Sovyetler'e olan yönelimini engellemek. Aşırı sola karşı, aşırı sağ potansiyel oluşturuluyor.
EOKA zaten, ENOSİS'ten Türklere yönlendiriliyor. Türkler de TMT ile karşılık veriyorlar. Sonuçta, Rumların liderliğindeki anti-emperyalist sol bir hareket, Türk-Rum kavgasına dönüştürülüyor.
İngiltere, Türk ve Yunan sağcıları, epey rahatlıyorlar.
Sonra da, ikiye bölünerek, bağımsız hareket etme, sola yönelme gücü kırılmış oluyor.
Ada'nın hikayesi kısaca budur.
***
Ada'nın işgal, sömürge, kiralanma, garantörlü bağımsızlık, iç savaş, bölünmüşlük yaşamış olması, siyasal bir kimlik sorunu yaratmıştır. Siyasal sistemi sürekli değişen, güvenlik sorunu bulunan, etnik olarak homojen olmayan, üstelik de nüfusu her zaman sınırlı sayıda olmak zorunda kalan bir Ada, geçmişi karışık, geleceği belirsiz bir ülke olabilirdi ancak.
Böyle talihsiz bir ülke, zamana karşı tüm duyarlılığını yitirmiştir. Geçmiş de, gelecek de, derin bir perspektifle görülemez. Ülkenin cografi küçüklüğü, büyük cografi kavrayışların gelişmesine izin vermez. Nüfusun küçüklüğü de, bilgi ve kavrayış havuzunun küçüklüğüne yolaçar.
***
Kıbrıs medyası deyince, televizyon ve gazetelerle sınırlıyorum kendimi.
Televizyonlar, istisnasız küçük bir daire ile iki masadan oluşuyor. Bu masalarda, yaklaşık on, on beş saat, konuklar konuşturuluyor. Masayla, konukları çıkardığınızda, televizyon kalmıyor. Konuklar, hep Kıbrıs Rumları'yla yaklaşık elli yıldır sürmekte olan müzakereleri konuşuyorlar. Farklı konular olursa, bu ancak müzakerelerle ilgili farklı bir durum ortaya çıktığında oluyor. İster Çin'den, ister Amerika'dan bahsedilmiş olsun, sunucu, "peki bu durum Kıbrıs'ı nasıl etkiler" sorusuyla bitiriyor programını.
Gazeteler, yazılı televizyon olarak, Kıbrıs sorunu üzerine yazılarla dolu. Konu tek başına AB, BM, Türkiye olabiliyor. Ama, Kıbrıs meselesine bir şekilde bağlantı kurulmak zorunda.
Televizyonlar, haksızlık etmeyelim, Dillirga müziği eşliğinde, yemek, avcılık programları da yapıyorlar. Sendikaların eylemleri, grevleri de, programları çeşitlendiriyor. Fakat, sendikalar da, hak taleplerini, eleştirilerini, Kıbrıs meselesine bağlamadan, dile getiremiyorlar.
Eğlence programları, Tavukçu Show türü programlar, Kumarhanelerin otellerinde Türk popçuların verdiği konserlerin gösterimi ile meyhanelerde yapılan çekimlerden oluşuyor.
***
Gazeteci, televizyoncu, sendikacı, parti başkanları sadece ve sadece Türkiye ile ilişkiler ve Kıbrıs görüşmeleri üzerine düşünüyor, politika yapıyor. Üstelik de, her gün, her saat, aynı şekilde.
Televizyonlar, bu kesimlerin tek masa ve tek daireden oluşan kanallarında konuşturulmadıkları saatlerde, Karı-tos otelden Sertaç Ortaç, ya da Rakıs Otel'den Mehmet Ali Erbil'i gösterip, eğlence sunuyorlar.
Gazeteler de yazanları da, hep Kıbrıs sorunu ve müzakerelerle meşgul. Kimi 1960'a dönmek istiyor, kimi 1960'ı yeni koşullara uydurmak istiyor, kimi, "1974 mutlu barıştır" diyor, kimi "1983'te kurulan devlet sonsuza kadar yaşayacak" diyor. Bazıları da, "1960 benzeri bir sistemi, iki bölgeli olarak kuralım, ama Ada askersizleştirilsin" diyor.
***
Korkunç bir bilgi ve kavrayış eksikliği sürüp gidiyor.
Tarih kavrayışı 1960'ta başlayıp, 1983'te bitiyor.
Cografya kavrayışı, Larnaka'dan Hatay'a, Baf'tan Varoşa'ya uzanabiliyor.
***
Türkiye Kürt sorunu deyince, 1984 PKK baskınıyla başlayan bir süreci anlıyor. Cografi olarak da, bu sorunu Diyarbakır'la Kandil arasında gelişen bir "terör" olarak görüyor.
Dört ülkeye dağılmış kırk milyonluk bir halk, dört ülkenin halklarına çarpılıp vuruluyor.
Amerika, Arap Monarşileri, İsrail, dört ülkenin halklarını, dört parçaya bölünmüş Kürt halkıyla çarpıp, Ortadoğu'yu onaltıya bölüyor.
Komşularımıza saldırmasak bile, bize saldıracaklarını, göremiyoruz.
Kadınlarımız dövülürken, öldürülürken, onların başına bir de türban giydirmeye çalışıyoruz.
Futbolla kaldırıp, futbolla yatırıyoruz milyonlarca gencimizi. Futbolun cinsel şiddele ilişkisini göremiyoruz. Gençleri "topkafa"ya dönüşüyor, bir de "dindar" olsunlar istiyoruz.
Otuz yıldır süren bir savaş, kentleri, hukuku, ekonomiyi ne hale getirdi, anlayamıyoruz*.
Zeka geriliği toplumsal bir hastalıktır. Anlayamıyoruz.
***
Hadi Kıbrıs küçük bir Ada, defalarca yabancı işgale uğramış. Türkiye de mi öyle?
Kürt sorununun yarattığı zeka geriliğini, Kıbrıslılar'a biz Türkiyeliler mi bulaştırdık acaba?
Zaman ve mekan ufkumuza, teorik zekamıza ne oldu?
***
Geriye gitmek, sosyalizmden geriye gitmektir.
Sosyalizmden geriye gitmekle, zeka da geriye gider.
Temel sorunlarımıza sosyalist çerçevede bakamadığımız sürece, aynı sorunları, aynı şekilde konuşmaya devam ederiz.
Zekamızı kaybederek...
----
* İsmail Beşikçi bir röportajında, Türkiye'deki çevre sorunun bile Kürt sorunundan kaynaklandığını söylüyordu. Kendisi, malum "akil" adamlardan değil, ama, Türkiye'nin en yüksek aydınlarındandır.