21.11.12

DEMOKRASİ VE TEKEL RANTI


Aristotle, demokrasinin oligarşiye dönüşebileceğini ilk yazanlardandır.

Eksiği, demokrasiyi oligarşiden ayırması, farklı siyasal sistemler olarak kabul etmesidir. Oysa diyalektik bir bakışla, her ikisinin de aynı anda bulunabileceğini görebilirdi.

Çünkü, demokrasi doğrudan demokrasi dahi olsa, varlığı ve kavramı gereği, demo ve kraci,  halk ve yönetim, ayrımını içinde barındırır. Neticede, halkın doğrudan katılımı kamusal tartışma ve karar alma sürecinin temsilciler olmadan gerçekleşmesi aşamsıyla sınırlı kalır. Tartışmaların yapılıp kararların alınmasından sonra, doğrudan demokrasi bile, yerini delegasyonlara, konsey ve kurullara bırakır. Eğer doğrudan demokrasi, sadece tartışma ve karar alma sürecini değil, alınan kararların uygulamasını da içerseydi, diğer değişle, karar alma sürecine katılanların tamamı ayrıca uygulayıcı da olsaydı, doğrudan demokrasi, öz-yönetim haline gelirdi.

Fakat, demokrasi ileri bir aşamaya geçip öz yönetime evrileceğine, ters istikamette gelişip, temsili bir nitelik kazanır. Temsil ise, Rousseau'nun dediği gibi, demokrasiyi öldürür.

Aristotle'un diğer eksiği ve kusuru ise, demokrasinin, "dışarıdan gelen", "ilave" bir zenginliğe ihtiyaç duyduğu gerçeğini görememesidir.

Hiç sürpriz değil, klasik demokrasinin beşiği Atina, kolonyal bir devlettir. Bunun yanında, nüfusunun büyük kısmı köle statüsünde olup, demokratik süreçten dışlanır. Ama, bizim burada dikkatimizi çeken husus, Atina'nın diğer kent-devletlerinden de beslenmesidir.

Aristotle'dan yaklaşık iki bin yıl sonra, Lenin, kapitalist emperyalizmin bir tekelci devlet kapitalizmi olduğunu formüle ederken, sosyal-demokrasi kapsamında da olsa, emperyalist rantın demokrasi için gerekli olduğunu görmüştür. Bu devlet kapitalizmi ekonomide tekellere, devlet yönetiminde de oligarklara dayanıyordu. Ama, bir taraftan da, hem liberal demokrasi gelişiyor, hem de sosyal demokrasi ortaya çıkıyordu.

Tekeller,
Emperyalizm,
Oligarklar,
Liberal ya da sosyal demokrasi,

Birlikte gelişti.

Liberal demokrasi aynı zamanda korporatist bir uzlaşma ve yönetme biçimi de gerektiriyordu. Devlet işiçi sınıfını bir yanına, kapitalist sınıfı diğer yanına alıp, hem liberal, hem sosyal olan demokrasisinin üç ayağını dikmiş oldu.

Liberal demokrasisinin sosyal demokrat özellikler de kazanmaya başlaması, işçi sınıfının tüketimini, refahını, iş güvenliğini arttırmak anlamına gelmiştir. İşçi kitlesine yapılan bu katkının olağan durumda gerçekleşmesi beklenemezdi. Çünkü her katkı, kar oranlarını düşürmek anlamına gelirdi.

Lenin, işçi sınıfının toplam gelirine yapılan doğrudan ya da dolaylı katkının kaynağını, "emperyalist rant" ya da "tekel rantı" olarak açıklamıştır. Gelişmiş emperyalist ülkeler kendi ulusal karlarına ilave olarak bir de emperyalist kar elde ediyorlardı. Bu karın bir kısmı da işçi sınıfına adeta rüşvet gibi dağıtılmaktaydı.

İşçi sınıfının bu ekonomik rahatlamasına ilaveten, demokratik haklar da genişletilmiştir. Sendika ve parti kurma, propaganda yapma...gibi.

Liberal-sosyal demokratik sistemin üç ayağı devlet, işçi ve kapitalist olduğu için, hem oligarşi, hem tekeller hem de işçilere demokrasi, aynı anda varolabilmiştir. Bu sistemde, işçi sınıfı, refahını koruyabildiği, sendikal pazarlığını yapabildiği ve belli dönemlerde kendi partisi hükümete getirebildiği sürece, sistemle devrimci bir çatışmaya girmedi.

Fakat dediğimiz gibi, tüm uzlaşı, emperyalist karların dünya piyasasınddan çekilip, işçilere kısmen aktarılması sayesinde gerçekleşiyordu.

Tekel rantı, zorunlu olarak emperyalist biçimde olmayabiliyor, ama emperyalist rant, zorunlu olarak tekel rantıdır. Fark, ilkinin rekabetin olağan sonucu olmasıyken, ikincisinin, ilaveten emperyalist dış politikayı, çatışma ve zorlamayı da gerektirmesidir.

Emperyalist rantın bir tekel rantı olması nedeniyle, sözkonusu liberal-sosyal demokrat sistemlerin devamı için tekelci ve emperyalist konumun da sürdürülmesi gerekiyor. Bu konumun sürdürülememesi durumunda, demokrasinin varlığı da tehlikeye girer.

İngiltere, Batı Avrupası, Kuzey Amerika, İskandinavya, demokrasilerini, dünya piyasalarından çektikleri tekel rantına borçludurlar. Bu rant kuruduğunda, önce sosyal demokrasiye, sonra da liberal demokrasilere ne gerek, ne de dayanak, kalacaktır.

Demokrasi kapitalist toplumlarda mutlaka oligarşiyle birlikte gelişir. Oligarşi ise ekonomik olarak özellikle uluslararası emperyalist ranta dayanıyor. Uluslararası piyasadan emperyalist rant çekebilme imkanı olmayan ülkeler ya kısıtlı bir demokrasiyle yönetiliyor, ya da bizzat faşizme boyun eğiyorlar. Bu türden ülkelerde, iç piyasadan tekel rantı elde eden tekelci sermayeye bağlı otokratlar, oligarklar ya da bizzat faşist diktatörlükler yönetim işlevlerini üstleniyorlar.

Emperyalist rant yoksa, işçi sınıfına verilecek bir ekonomik ve siyasal rüşvet de bulunmuyor. Zaten işçi sınıfının pazarlık gücü de bulunamıyor. Mutlak sömürü oranı arttırılmalı, ya da, verimlilik yükseltilerek göreli olarak arttırılmalı. Kapitalist demokrasilerde işçi sınıfı zayıfsa birinci yol, güçlüyse ikinci yol seçiliyor.

Ama ne olursa olsun, demokrasilerde, otokratlar, oligarklar ya da faşist diktatörlükler bulunuyor.

Demokrasinin ne kadar liberal, ne kadar sosyal olacağı ise, emperyalist rantın varlığına ve miktarına göre değişiyor.