Ulus devlet, feodal parçalanmışlığa, feodal ademi merkezi yönetime karşı gelişti.
Kapitalizmin gelişmesiyle, sınırı kesinleşmiş, dili ve kültürü homojen toplum ilişkileri geliştirildi.
Feodal dönemde, devletlerin sınırları, haritaları bile yoktur.
Kapitalizmle birlikte, iktisadi sınırların gelişmesiyle, siyasi sınırlar da belirginleşip, sınırlar ve gümrükler oluşturuldu. Feodal devletlerin içinde, sınırdan sınıra giriliyor, her girişte de, vergi ödeniyordu. Sadece kültürler, dil değil, mevzuatlar da farklıydı.
Tek sınır, tek para, tek dil, diğer deyişle ulus devlet, böyle gelişti. Avrupa'da lordların içinde sadece bir lord olan Kral, burjuvazinin her türden desteğiyle, diğer lordları, kiliseyi, özerk belediye kentlerini bastırıp, ulusal monarşi kurmaya başladı.
Kral tek bir dille resmi yazışma yapmaya başlayıp, zamanla bu dilin kullanılmasını istedi. Zamanla, bir dil, diğer dillerin aleyhine yaygınlaştırıldı.
Kralın merkezi otoriteyi kurmasında, burjuvazinin parası ve ideologları, yoğun bir mücadele verdiler. Para, merkezi orduları kurdu, lordların kaleleri, toplarla yerle bir edildi. Onların ideolojisi de, aydınlanma, rönesans ve reformasyon gibi düşünce ve akımlarla, geri plana atıldı.
Uluslaşmayla birlikte, eski teba yığınları, halk haline gelmeye başladı. Sonra da, "ulus".
Burjuvazi uluslaştırırken, feodalizmi tasfiye etti. Teba halk ve ulus haline geldi.
Fakat, ulus devlet ulusu kurarken "ulusçuluk" da gelişiyordu. Ulusçuluk yeni ulusallıkların kurulmasını teşvik ederken, pek çok tebaanın ayrı bir ulus olma imkanı da ortadan kalktı.
Uluslaşmada, sayı, güç ve kuvvet, önemli belirleyicilerdir. Bazı tebaalar ulus devletini kurarken, başkalarına karşı kurmak zorundaydılar.
Ulus kurmak, başka uluslara karşı kurulurken, başka ulusların oluşmasını da önlemek anlamına geliyordu.
Ulus devlet kurmak, baştan itibaren, içeride ve dışarıda kavga, kin ve nefret yaratmak demektir.
Ulus devlet, kendi sınırı içinde homojen bir kültür ve dil kurmaya çalışırken, hem eleme, tasfiye yapmak zorundadır, hem de asimilasyon ve inkar.
Zorla homojenleştirmeden hiç bir uluslaşma süreci muaf değildir. İngilizler Galler, İskoç ve İrlanda halklarına bu homojenleştirmeyi uygularken, Fransızlar aynısını Basklar'a, Britonlar'a, Almanlar'a... karşı yapmıştır. Almanlar da, Slavlara'a, İskandinavya halklarına...
Türkler de malum, Kürt, Ermeni ve Rumlar'a. Hatta, Arap, Süryani, Arnavut ve Yahudiler'e.
Uluslaşmayla birlikte, laikleşme süreci de yaşanıyor. Birey ve vatandaş oluşumu için, dini bağlılıkların kırılması gerekiyor. Ama, vatandaşların baskın dinin bir mezhebi yönünde homojenleştirilmesi de gerekli görülüyor.
Ulus devlet, ulusal politika, kültür, hukuk ve dilin yanısıra, bir de ulusal tarih icadediyor. Ulus hep varmış gibi,
ulusal tarih yazılıp, ulusun icadedilmiş kökleri tarihin derinliklerine uzatılıyor.
***
Ulus devletin ve uluslaşma sürecinin olumlu özellikleri, birey ve vatandaşın oluşturulmasında görülebilir ancak. Diğer deyişle, feodal düzenin tasfiyesinde. Hukuk önünde eşit vatandaşların oluşumu, ortak dille birlikte eğitimin yaygınlaşması, laikleşme, ileri adımlardır.
Bu nedenle, uluslaşmanın baskıyla dolu olsa da, demokratik bir aşaması bulunur. Bu aşamaya devrimci bir dönem de eşlik eder mutlaka.
Ama, ulusalcılığın, ulusallaşmanın bu demokratikleştirici ve devrimci aşamaları sonrasında, fatura da ortaya çıkar.
Uluslaşma herşeyden önce inkar ya da asimilayonla gerçekleştirilmiştir.
Uluslaşma iç kolonizasyon sayesinde olmuştur.
Pek çok halk, kültür ve dil, yokedilmeye çalışılmıştır.
Bir halk başka halkların hakimi, efendisi olmuştur.
Sınıf hakimiyeti yanında, etnik hakimiyet de gelişmiştir.
***
Özellikle çok halklı büyük feodal devletlerin siyasal evriminde, ya ulusal parçalanmalar, ya da, halkların ulusallıklarını kurarak biraraya, federatif şekilde geldiklerini görüyoruz.
Ondokuzuncu yüzyılın hemen öncesi ve başında, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorluğu ulus devletlere parçalandı. Ama, ulus devletler doğası gereği homojen başlangıca sahip değildir. Slavların bir bölümü Slav olmayan ülkelerde kaldı. Macarlar'ın bir bölümü Romanya'da kala kaldılar. Arnavutlar dört ülkeye bölünmüşlerdi....
Rus İmparatorluğu ise, hem ulus devletlere parçalandı, hem de ulus devletler halinde, Sovyetler Birliği'ne dönüşebildi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun elinde kalan merkezi alanda ise, Türkler, Rumlar, Kürtler ve Ermeniler yaşıyordu. Ermeniler ve Rumlar gidince ya da gönderilince, Anadolu Türkler'le Kürtler'e kaldı.
İmparatorluk döneminde heryeri kendinin bilen ve sonra da heryeri kaybettiğini düşünen Türkler, Anadolu'yu Kürtler'le paylaşma düşüncesinde olamadılar. Türk ve Kürt ortaklığında yapılan Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, Kürtler "iktidar"dan uzaklaştırılıp, asimile edilmeye başlandılar.
Kürt çocuklarının ilkokul bahçelerinde bile Kürtçe konuşmaları engellendi.
Kürtler karda yürürken kart kurt diye ses çıktığı için, yanlışlıkla kendilerine "Kürt" diyen Türkler'di.
İtiraz varsa, "Türk" olmanın Türkiye'de yaşamak olduğu, Türk olmanın Türkiye vatandaşlığı anlamına geldiği, kendini Türk hisseden herkesin Türk olduğu söylenmiştir.
Türk olmak, kültürel, psikolojik bir kimlikti. Etnik Türk olma anlamına gelmiyordu!
Fakat, bir vatandaş Türkler'in tarihini öğrenirken, sadece Türkiye'nin tarihini mi öğrenecekti. Hayır, her vatandaşını Türk kabul eden devlet, Türkler'in tarihini Orta Asya'ya götürüyordu. Oradan 1071 tarihine, sonra da Osmanlı Beyliği'ne. Ama, Kürtler'in tarihi böyle miydi?
Karda yürürken kendini Kürt zanneden bazı dağlı Türkler, Türkçe'nin bozulmuş bir türünü konuşuyorlar denildi. İlginç bir dönüşüm olmuş olmalıydı. Türkçe konuşan Türkler, birden Hint-Avrupa dil ailesinden İrani bir dil konuşmaya başlamışlardı.
Türkler Anadaolu'ya geldiklerinde orada yaşayan ve kendini Kürt zanneden bazı Türk kabileleri ise, sadece Türkler'den önce gelen bazı diğer Türkler olmalıydı!.
***
Bu gün uzun bir tarihsel kavga ve mücadeleden sonra, artık Kürtler'in ayrı bir halk olduğu, ayrı bir dil konuştukları, Türkler Anadolu ve Orta Doğu'ya gelmeden buralarda yaşadıkları, bilimsel olarak kabul ediliyor. Kürtler de, diğer halklar gibi, başka halklarla karışmışlardır. Farsiler'le, Araplar'la, Süryaniler'le, Ermeniler'le, ve elbette sonradan Türkler'le. Yahudişelmiş olanları yanında, Türkleşmiş, Araplaşmış olanları da vardır. Ama, yine de, Kürtler, vardır!
***
Türkiye vatandaşı olma anlamında "Türk" olmak, Türk olmayanları hiç bir şekilde kapsamaz. Türk ayrı bir etnik kimliktir. Bir etnik kimlik vatandaşlık kimliği olduğunda, mevcut durum zaten budur, kabul görmez.
Anayasa ve ona göre çıkarılmış yasalarda, nasıl ki Arap, Laz, Rus demiyoruz, Türk de, dememeliyiz.
***
Rus Devrimi'nden sonra kurulan Sovyetler Birliği, Sovyet Vatandaşlığı'nı getirmiştir. Devletin adı, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği idi. Rus ile başlamıyordu devletin adı. Ama, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri, Rus, Azeri, Özbek, Belarus, Kazak, Ermeni, Gürcü...gibi ulusal cumhuriyetlerden oluşuyordu. Ortak devlet, etnik bir atıf yapmıyor, onun parçaları ise, ulusal kimlikler taşıyordu. Her birinin ayrı dilleri, parlemontaları bulunuyordu.
Kurulan birlik, Sovyet (şura ya da konsey demektir) devleti, ortak vatandaşlık kimliği ise, Sovyet vatandaşlığıydı. Ne Rus, ne Azeri, ne de Özbek!
1991 yılında Sovyetler Birliği'ne son verildiğinde, savaşmadan her bir cumhuriyet, birlikten ayrılabildi. Azerbaycan Cumhuriyeti, Özebekistan Cumhuriyeti gibi... Türk-İslam sentezcilerinin iddia ettiğinin tersine, Sovyetler Birliği'nde, kimsenin diline, meclisine, dokunulmamıştı. Sovyet vatandaşları, en az iki dilli, iki siyasal kimlikle yaşamışlardı.
***
Demek ki, Türkiye de, başka türlü kurulabilirdi.
-----
Bu yazıyla birlikte şu yazılar da okunabilir:
http://ercangundogangazetta.blogspot.com/2012/06/tarihin-geri-vitesi-var-mi.html
http://ercangundogangazetta.blogspot.com/2012/05/avrasya-federal-cumhuriyetinin.html
http://ercangundogangazetta.blogspot.com/2012/05/avrasya-federal-cumhuriyetinin-zemini.html