1.7.12

SİVAS KATLİAMI: KORKUYLA BÜYÜYENLER


İnanan bir insan inancına aykırı olanı savunan ya da inanmayan insanı nasıl görür?
Henüz kendisi kadar şanslı olmadığını düşünebilir.
Yoldan çıktığını, ya da,
İnançsız ve günahkar olduğunu.

İnanmayanın, ya da farklı inancı olanın, bir gün kendisi gibi inanacağını da düşünebilir.

İnanan insan, yaratıcı gücün varlığına inanır. Yaratıcının insanlara mesajlar, emirler, kurallar gönderdiğini kabul eder. Dinsel mucizeleri, yaratıcı gücün delili olarak kabul eder.
Tüm bunlar, saygıyı hakeder.

Fakat, inanç inançsızlara karşı korunması, yayılması gereken bir düşünceyle birleşirse, hem savunma, hem de saldırı konusu olabilir.
Kişinin inancı bu savunma ve saldırıya izin verir mi, tartışmalıdır.
İnancın savunulmasına kesinlikle izin vardır. Bu herkes için haktır.
Ama, inanç, saldırıya izin vermez.
Eğer bu “savunma” amaçlı bir saldırıysa, inanca saldırı yapılmış olması gerekir.
Burada, “inanmayanların”, ya da, “farklı inanç sahiplerinin” varlığı, saldırı anlamına gelemez.
Kaldı ki, kırıcı, inciti eleştiri “saldırı” olarak görülürse, sadece ve sadece “devlet”in hukuki olarak devreye girmesi istenir.
İnanca saldırı her ne kadar toplumun manevi değerlerini koruma kanunu kapsamında engellenirse de, karşımıza başka “hak” ve “özgürlükler” de çıkar.
Farklı düşünce ve bu düşünceleri ifade etmek, yaymak da, inanç ve ibadet gibi hak ve özgürlük alanınına girer.
İnananlar, inanançsızlar, birbirlerini eleştirebilirler. İnançlar güçlüyse, inançsızların eleştirlerine karşı kendi konumlarını savunabilir, hatta, daha da güçlendirmeye çalışabilirler. Bu dini açıdan, “inancın”, “imanın” sınanması anlamında da anlaşılabilir.
Ayrıca, eleştiri yapmak, inanmak, inanmamak kadar, “ikna” etmeye çalışmak da bir haktır. İnançlı kişi, inancını yayma hak ve özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, inanmayan, ya da farklı inananların da hakkıdır.
Bizim gibi ülkelerde, eleştirinin olumsuz, alaycı ve sert kısmına toplumun tahammülü azdır. Ama eleştiri, bilgi, zeka ve hoşnutsuzluğun biraraya gelmesi, daha iyinin aranmasıdır.

***

Türkiye’de Aleviler, her türlü zulüm, dışlanmışlık ve iftiraya marzu kaldıkları halde, demokrasi, eleştiri ve tartışma kültürünü bnimsemiş, geliştirmişlerdir.
Ancak, sünni kesimin önemli bir kesimi, küçük bir eleştiri, hiciv karşısında bile, tahammülsüz bir gelenek oluşturmuşlardır. Onlar, inancın, imanın, dinin gerçek temsilcileri olduklarını düşünürler.  Kendi inançlarına “dil uzatılamaz”, eleştiri yönlendirilemez. Dil uzatan, eleştiri yapan, karşılığını alır, ya da başına gelecek olanı kabul etmiş sayılır.
Bu sünni inanç, “gelenek “ anlamına gelmekte, geleneğini kıskanç ve sert şekilde korumaktadır. Bu geleneğin dışında olanlar, gayrimüslim ise Kafir, İslamın içinde ama kendi gibi değilse zındık ve günahkardır. Zındıkların durumu kafirlerinkinden bile kötüdür.
Hakim sünni İslam, sanki hakim değilmiş gibi, sürekli savunma ve saldırı psikolijisi geliştirmiştir. Nedeni siyasi tarihimiz, modernleşme serüvenimizle ilgili. Bu “geleneğin”, “sünniliğin” kökü, Osmanlı’nın son dönemlerine rastlıyor. Abdülhamid’in İslamcılığı, İttihatçı karşıtlığı, sonra da, Sultanlığı, Hilafeti kaldıran, Latin alfabesini getiren Kemalist döneme tepki , bu “geleneği” savunma ve saldırma psikolojisine itmiştir. Bir de, “moskofçu” olarak biline sosyalistlerin “ateistliği”, sünni geleneği, savunmadan saldırı psikolojisine yöneltmiş, bu geleneğin önemli kısmını “tahammülsüz”, hatta geleneğe bağlı olmayanlara karşı, “acımasız” yapmıştır.
Kubilay, Maraş, Çorum ve son olarak Sivas olayları, savunma değil, saldırı, tahamülsüzlük ve acımasızlık aşamalarına tekabül ediyor. Kafa kesmek, insanları ekmek fırınlarına koymak, onları ateşe verip yakmak, inancın masumiyetini, insaniliğini yitirmesinin, tahamülsüz, acımasız, kaniçici bir yere geldiğinin göstergeleridir.

***

İnanç “ölüm” isteyen bir psikolojiye nasıl dönüşür, sadece tarihsel, siyasi ipuçlarını yazdım.
Bu kadar güçlü bir ekonomik, sosyal, siyasi , idari imkanlarla donatılmışken, sünni inanç nasıl bu denli insanlık dışı, “vahşi” saldırılara yolaçabiliyor, kafalar kesilip, bedenler yakılıyor?
Akıldışı, aklı bu şiddetle nasıl bastırabilir?
Belki de, inançlı olanların Tanrı’ı sevmekten çok, O’ndan  korkmalarından kaynaklanıyor bu olanlar. Tanrı sevgisinden çok Tanrı korkusu sünni geleneğin bir eğitim ilkesidir. Bu korku ilkesi, devletin korkutma geleneğiyle birleştiğinde, “vahşice korkutulmuş insanın”, “vahşice saldırısına” tanık oluyoruz.
Ancak kızgın fırında yandığını hisseden, bir başkasını acımasızca kızgın fırına atabilir. Ancak, “kafasının” kopartıldığını hisseden "kafa" kopartabilir.

Sünni gelenek, korkuyu, disiplini çocuk ve genç eğitiminin baş ilkesi yapmıştır. Bu ilkeyi devlet almış, kendi zor ve baskı ilkesiyle birleştirmiştir.
Düzeni bozan, farklı olan, sadece disiplini bozmaz, varolan korkuyu daha da depreştirir.
Devlet, sünni gelenekten olmayan, millliyetçi olmayan tüm kesimleri, zaten hem kendisi, hem de toplum için, düşman olarak ilan etmiştir. Alevi, Kürt, sosyalist, başı açık modern kadın, onların yanında duran öğretmenler, aydınlar...düşmanlardır. Hem devleti, hem de sünni İslam’ı tehdit edenlerdir bunlar.

Sivas Madımak Katliamı, bir son mudur, bilemeyiz. Bir gün biryerde, içimizden birileri de yanar mı, kafası mı kesilir, bilemeyiz.

Bilemeyiz, çünkü, bir sonraki kuşak dindar ve kindar mı olacak, bilemeyiz.

Ama, çocukları korkuyla değil, sevgiyle, Allah korkusuyla değil, öz disiplin, öz sevgi ve öz saygı vererek yetiştien aileler, öğretmenler, epey fazladır.

***

Bu yazıyı, Sivas Madımak Katliamı gününde, 1989 2 Temmuz’unda, hayatını kaybetmiş kayınvalidem Türkan Fatma Sıdal için, öz sevgi, öz güven ve öz saygıyla dolu yetiştirdiği eşimin annesi için, yazdım.