Futbolla son ilgim, üniversitede kağıttan yapılan topla
fakültenin içinde yaptığımz maçtı. İzleyici olarak da, Maradona’nın iki ya da
üç gol attığı, 1980’lerin dünya kupasını izelemekten ibarettir.
Futbolu çocukluk hariç, hiç sevmedim, hiç de değerli
bulmadım. Sporla herhangi bir ilgisinin bulunmadığını söylemek yanlış olmaz. 22
kişi oynar, herkes onları izler. İzleyenler, spor yapmaz, izlerler.
Bazı bilim adamları, kültür sosyolojisi yapıyoruz
bahanesiyle, futbolla çok ilgilenirler. Bir biyolog, koli basillerini incelemek
için, onlarla yatıp kalkmıyor herhalde.
Solcular, futbolun İngiliz işçileri tarafından bulunduğunu
ya da oynandığını söyleyerek, ona, işçi sınıfı sevgisiyle dolu bir ilgi
duyarlar. Bu bilginin ondokuzuncu yüzyıl için geçerli olmakla birlikte, hala
geçerli olduğunu herhalde söylemiyorlar.
Futbola bir kitle kültürü, eğlencesi olarak bakanlar,
elbette doğru söylüyorlar. Demek oluyor ki, artık bir sınıf değil, kitle
içeriğine sahip. Eğer futbol hala bir işçi sporu, eğlencesi, kültürü olsaydı,
her hafta stadyumlarda devrimci kaynaşma,
bilinçlenme, dayanışma ilişkileri gelişirdi. Ama, stadyumlar böyle bir işlevi görseydi,
yerle bir edilirdi.
Futbolun siyasal, ideolojik işlevleriyle ilgili, Franko’nun
söyledikleri anlatılır. "Fiesta, Futbol ve Fado" ile, halkı, kitleleri,
uyuttuğunu söylermiş.
Ne güzel söylemiş, halkı ve kitleleri, uyutuyormuş. Ama, “işçi
sınıfını” değil. Çünkü işçi sınıfı, kapitalizmin hiç bir döneminde, “halk” ya
da “kitle” olmadı.
Futbolla ilgili diğer benzetme, onun gladyatör gösterilerine
benzediğidir. Roma halkına sunulan bir eğlence.
Benzetme yapanlar, antik Yunan’da futbolu benzetecek bir
oyun, spor buldular mı, bilmiyorum. Ya da Avrupa ortaçağında. Eski Yunan kentleri, yarışçı, rekabetçi bir
hayata sahipti. Bu özellikleri, spora da yansımıştır. Kentler, spor oyunlarıyla
biraraya gelir, Yunan ulusal bilinci ortaya çıkardı. Her kentin meşhur
sporcuları vardı. Heykelleri, kent merkezlerine dikilirdi. Rekabet ve yarışı,
Yunanlılar ortaya çıkarmıştır.
Roma derseniz, sporu askeri eğitimin en önemli parçası
haline getirdi. Bugün oynanan pek çok cimlastik türü, onların askeri
eğitimlerinden gelmedir.
Ortaçağ Avrupası dersek, orada, sadece aristokratların savaş
eğitimi, at sporları gözümüze çarpar.
Futbol bir spor olarak değil, iş dışında yapılan bir eğlence olarak ortaya çıktı. İş, mesai, uyuma ve dinlenme saatiyle ayrılmıştı. Çalışma gibi insani bir eylem, süreç, para için yapılan iş haline gelmişti. İş süreleri, onaltı saatin üzerine çıkabiliyordu. İşçi mahalleleri ortaya çıkmış, işçiler çocuklarıyla ilgilenmek ve içki içmekten başka bir imkana sahip değildi. Bilinçli olanları, zenaattan kopmamış olanları, sendika ve parti çalışmalarına katılıyor, ama işçilerin çoğunluğu için, çalışıp uyumak dışında zaman kalmıyordu. Avrupa işçi sınıfı oldukça ateistti, bu nedenle, Pazar ayinleriyle pek alakası da yoktu.
Kendilerini sadece işçi arkadaşlarının izlediği, topa
vurarak, takım halinde oynadıkları bu oyunda en dikkati çeken özellik, bir “topa”
vurulması, topun ayaklarda taşınarak, bir “kaleye atılmasıdır”. Yarış, iki
takım arasında geçer ve kaleye gol atılır. Sürenin sonunda fazla “gol atan”
kazanır.
Futbolun içinde olup bitenlerin sembolik analizini yapanlar
çoktur. Ama burada benim ilgimi en çok çeken, yuvarlak bir nesneye ayakla
vurmak, karşı tarafın savunduğu belirli boşluğa, bu topu "sokmaktır". Top ayaktan
ayağa dolaşır, topun arkasından koşulur, yakalanınca da, başka bir yere
vurularak gönderilir.
Erkeklik, yarış, eğlence, hınç alma, stres atma, koşma,
zıplama, karşıdakinin üzerine yürüme, kapmaya çalışma, “beşikten” atma, kalenin
boşluğuna bırakma...
Yuvarlak bir nesneye vurarak çılgınca koşma, hele de bunu
yapanları izleme...
Yenmeye çalışma, kazanma duygusu...
Kapitalist piyasa, çalışma koşulları, cinsel açlık, hayali
kazanma duygusu, takım olma, topa vurularak alınan saldırma zevki, boşluğa
bırakılan sert bir darbe, veeee, gol!.
İşçi ya da bir başkası, tüm bunları hissetmiş olabilir. Fakat, İngilizler sömürgelerine futbolu gösterdiklerinde,
özellikle “ilkel kabile” insanları, futbolu benzer şekilde oynamakla birlikte,
maçlarını berabere kaldıklarında bitirirler. Kaybeden aşağılık duygusuna
kapılmasın, saldırganlaşmasın diye. Demek ki, herkes, futbolu sürenin sonunda
kazanmak için oynamamış, berabare kalınca bitirinenler de olmuş.
Öyleyse, futbolda kazanmak, esas değildir.
Futbolda esas, “topa vurmak”, topu belirli bir “boşluğa
sokmaya” çalışmaktır.
Gol atan futbolcunun yere yatıp ellerini, kollarını içeri çekerek, nasıl "geçirdik" hareketi, durumu özetler.
Gol atan futbolcunun yere yatıp ellerini, kollarını içeri çekerek, nasıl "geçirdik" hareketi, durumu özetler.
Futbolda cinsellik, saldırganlık esastır. İşçiler icadetmiş, sonra da “kitle”lere malolmuş, olabilir.
Gördüğüm kadarıyla, cinselik ve saldırganlıkla ilgili bir aktivitedir.
Cinsel yönden sakatlanmış, korkan insanın, çağımız bireyinin, tipik sorunlarını gösterir.
Öyleyse döndük yine, Wilhelm Reich’a, onun “Cinsel Ahlakın
Boy Göstermesi”, “Dinle Küçük Adam”, “Bedensel Boşalmanın İşlevi”, çalışmalarına.
Yoksa, “culturalism”, “sociology”, “popular culture” gibi burjuva çalışmalara değil.
Hele de, Antonio Gramsci’nin “hegemony” kavrayışına hiç değil.
Yoksa, “culturalism”, “sociology”, “popular culture” gibi burjuva çalışmalara değil.
Hele de, Antonio Gramsci’nin “hegemony” kavrayışına hiç değil.