31.5.12

FUTBOLLA YATANLAR YA DA "DİNLE KÜÇÜK ADAM"



Futbolla son ilgim, üniversitede kağıttan yapılan topla fakültenin içinde yaptığımz maçtı. İzleyici olarak da, Maradona’nın iki ya da üç gol attığı, 1980’lerin dünya kupasını izelemekten ibarettir.

Futbolu çocukluk hariç, hiç sevmedim, hiç de değerli bulmadım. Sporla herhangi bir ilgisinin bulunmadığını söylemek yanlış olmaz. 22 kişi oynar, herkes onları izler. İzleyenler, spor yapmaz, izlerler.

Bazı bilim adamları, kültür sosyolojisi yapıyoruz bahanesiyle, futbolla çok ilgilenirler. Bir biyolog, koli basillerini incelemek için, onlarla yatıp kalkmıyor herhalde.

Solcular, futbolun İngiliz işçileri tarafından bulunduğunu ya da oynandığını söyleyerek, ona, işçi sınıfı sevgisiyle dolu bir ilgi duyarlar. Bu bilginin ondokuzuncu yüzyıl için geçerli olmakla birlikte, hala geçerli olduğunu herhalde söylemiyorlar.

Futbola bir kitle kültürü, eğlencesi olarak bakanlar, elbette doğru söylüyorlar. Demek oluyor ki, artık bir sınıf değil, kitle içeriğine sahip. Eğer futbol hala bir işçi sporu, eğlencesi, kültürü olsaydı, her hafta stadyumlarda devrimci kaynaşma,  bilinçlenme, dayanışma ilişkileri gelişirdi. Ama, stadyumlar böyle bir işlevi görseydi, yerle bir edilirdi.

Futbolun siyasal, ideolojik işlevleriyle ilgili, Franko’nun söyledikleri anlatılır. "Fiesta, Futbol ve Fado" ile, halkı, kitleleri, uyuttuğunu söylermiş.

Ne güzel söylemiş, halkı ve kitleleri, uyutuyormuş. Ama, “işçi sınıfını” değil. Çünkü işçi sınıfı, kapitalizmin hiç bir döneminde, “halk” ya da “kitle” olmadı.

Futbolla ilgili diğer benzetme, onun gladyatör gösterilerine benzediğidir. Roma halkına sunulan bir eğlence.
Benzetme yapanlar, antik Yunan’da futbolu benzetecek bir oyun, spor buldular mı, bilmiyorum. Ya da Avrupa ortaçağında.  Eski Yunan kentleri, yarışçı, rekabetçi bir hayata sahipti. Bu özellikleri, spora da yansımıştır. Kentler, spor oyunlarıyla biraraya gelir, Yunan ulusal bilinci ortaya çıkardı. Her kentin meşhur sporcuları vardı. Heykelleri, kent merkezlerine dikilirdi. Rekabet ve yarışı, Yunanlılar ortaya çıkarmıştır.

Roma derseniz, sporu askeri eğitimin en önemli parçası haline getirdi. Bugün oynanan pek çok cimlastik türü, onların askeri eğitimlerinden gelmedir.

Ortaçağ Avrupası dersek, orada, sadece aristokratların savaş eğitimi, at sporları gözümüze çarpar.

Futbol bir spor olarak değil, iş dışında yapılan bir eğlence olarak ortaya çıktı. İş, mesai, uyuma ve dinlenme saatiyle ayrılmıştı. Çalışma gibi insani bir eylem, süreç, para için yapılan iş haline gelmişti. İş süreleri, onaltı saatin üzerine çıkabiliyordu. İşçi mahalleleri ortaya çıkmış, işçiler çocuklarıyla ilgilenmek ve içki içmekten başka bir imkana sahip değildi. Bilinçli olanları, zenaattan kopmamış olanları, sendika ve parti çalışmalarına katılıyor, ama işçilerin çoğunluğu için, çalışıp uyumak dışında zaman kalmıyordu. Avrupa işçi sınıfı oldukça ateistti, bu nedenle, Pazar ayinleriyle pek alakası da yoktu.

Kendilerini sadece işçi arkadaşlarının izlediği, topa vurarak, takım halinde oynadıkları bu oyunda en dikkati çeken özellik, bir “topa” vurulması, topun ayaklarda taşınarak, bir “kaleye atılmasıdır”. Yarış, iki takım arasında geçer ve kaleye gol atılır. Sürenin sonunda fazla “gol atan” kazanır.

Futbolun içinde olup bitenlerin sembolik analizini yapanlar çoktur. Ama burada benim ilgimi en çok çeken, yuvarlak bir nesneye ayakla vurmak, karşı tarafın savunduğu belirli boşluğa, bu topu "sokmaktır". Top ayaktan ayağa dolaşır, topun arkasından koşulur, yakalanınca da, başka bir yere vurularak gönderilir.

Erkeklik, yarış, eğlence, hınç alma, stres atma, koşma, zıplama, karşıdakinin üzerine yürüme, kapmaya çalışma, “beşikten” atma, kalenin boşluğuna bırakma...

Yuvarlak bir nesneye vurarak çılgınca koşma, hele de bunu yapanları izleme...

Yenmeye çalışma, kazanma duygusu...

Kapitalist piyasa, çalışma koşulları, cinsel açlık, hayali kazanma duygusu, takım olma, topa vurularak alınan saldırma zevki, boşluğa bırakılan sert bir darbe, veeee, gol!.

İşçi ya da bir başkası, tüm bunları hissetmiş olabilir. Fakat, İngilizler sömürgelerine futbolu gösterdiklerinde, özellikle “ilkel kabile” insanları, futbolu benzer şekilde oynamakla birlikte, maçlarını berabere kaldıklarında bitirirler. Kaybeden aşağılık duygusuna kapılmasın, saldırganlaşmasın diye. Demek ki, herkes, futbolu sürenin sonunda kazanmak için oynamamış, berabare kalınca bitirinenler de olmuş.

Öyleyse, futbolda kazanmak, esas değildir.

Futbolda esas, “topa vurmak”, topu belirli bir “boşluğa sokmaya” çalışmaktır.

Gol atan futbolcunun yere yatıp ellerini, kollarını içeri çekerek, nasıl "geçirdik" hareketi, durumu özetler. 

Futbolda cinsellik, saldırganlık esastır. İşçiler icadetmiş, sonra da “kitle”lere malolmuş, olabilir.

Gördüğüm kadarıyla, cinselik ve saldırganlıkla ilgili bir aktivitedir.

Cinsel yönden sakatlanmış, korkan insanın, çağımız bireyinin, tipik sorunlarını gösterir.

Öyleyse döndük yine, Wilhelm Reich’a, onun “Cinsel Ahlakın Boy Göstermesi”, “Dinle Küçük Adam”, “Bedensel Boşalmanın İşlevi”, çalışmalarına.

Yoksa, “culturalism”, “sociology”, “popular culture” gibi burjuva çalışmalara değil.

Hele de, Antonio Gramsci’nin “hegemony” kavrayışına hiç değil.