AKP dönemi, dinciliğin, neoliberalizmin, otoriterliğin uyum içinde olduğunu, hatta birbirlerine yolaçtığını göstermekle kalmadı.
AKP dönemi, dünya tarihinde belki de ilk defa ve hızla, "devlet" denilen mekanizmanın, ilişkiler bütününün, kabuk kabuk, nasıl soyulabileceğini de gösterdi.
Devletin kabukları vardır. Gelişmiş kapitalist ülkelerin devletinde sayısız kabuk bulunuyor. O kadar çok kabuk var ki, Lenin'in sınıf hakimiyetinin "baskı aracı" olarak gördüğü devlet, görünmez oluyor. Avrupa Marksizmi, bu kabukların çokluğunda devleti göremez hale geldiğinden, "yapısalcı" devlet kuramı geliştirdi. Devlet araçsa kabuğu azdır. Çok kabukluysa, "yapısal" görünür.
Devlet "araçsa", ezilen sınıfın kafasına kafasına vurur. Bunu da herkes görür. Devlet "yapısalsa", kafasına vurulan kafasını bile unutmuş olduğundan, kimin nereye vurduğu bile belli olmaz. Vuranla vurulanın konumları tam tespit edilemediğinden, ortada "kendiliğinden" bir iktidar ve otorite ilişkisi kurulmuş demektir. Aslında, iktidar oldukça ileri bir aşamada "yabancılaşmış", toplumun hücrelerine "nüfuz" etmiştir anlamına gelir bu "durum".
AKP dönemi, Özal, Demirel, Çiller, Erbakan dönemlerini hızla aştı, geçti. Devleti öyle kaba ve yontulmamış haline getirdi ki, devleti gizleme ihtiyacına gerek bile kalmadı.
Eskiden "ideoloji" vardı. "Meşruiyet" mekanizmalarına ihtiyaç duyulurdu. Yargının ne menem bir kurum olduğunu herkes bilirdi. Ama yine de, bir "hukuk devleti" sözüne başvurma ihtiyacı hissedilirdi. Asker bile, müdahale yapmak için toplumu hazırlar, "meşru" müdahelesini yapardı. Hatta en kısa zamanda seçime gidip, yönetimi sivillere devretme zorunluluğu duyardı.
Eskiden devlet ve çalışanları, iyi kötü bir "kamu görevlisi" izlenimi yaratır, "kamu görevlisi" olarak ortalıklarda görünürlerdi.
AKP ne yaptı, tüm bu gereksiz "kabukları" sıyırıp attı.
Bizzat başbakan, tek tek kişileri hedef alıp, insan tokatlamaya, vatandaşa hakaret etmeye başladı. Kamusal alanın eskiden en saygın ya da önemli kişilerine açıkça hakaret edip, linç kampanyası başlatabiliyor. Yanındaki yeniyetme müşaviri, müşaviri olduğu başbakana öykünerek, vatandaşa tekme atabiliyor.
Devletin ve devlet görevlilerinin, artık "saygın" ve "meşru" olma ihtiyacı kalmamıştır. Avrupa'lı Marksistlerin çok önemli gördüğü, "consent" yani "rıza" elde etme, rızaya dayalı, ikna ederek (consensual) yönetme modeli, Türkiye için artık bitmiştir.
Hukukçuların diliyle söylersek, Türkiye artık "anayasal devlet" değildir. Eskiden "kanun devleti" olmaya çalışıyordu. O da kalmadı. Artık, Türkiye devletini tanımlamak için "polis devleti" kavramı tercih edilmektedir. Esasında, Türkiye, 1990'ların başından buyana, "polis devleti" idi. Öncesi, zaten, faşist darbeden sivil yönetime geçişti.
"Polis devleti" kavramı Türkiye'yi tanımlamak için yeterli mi, düşünmek lazım. Çünkü, bana göre, "polis devleti" mevcut devletin zaten varolan bir özelliğiydi. Fakat bu tür devlet şekli, jandarmayla birlikte, özellikle radikal sol ve Kürt gerillarına karşı kullanılmaktaydı. Toplumun diğer kesimleri, hala "meşru" ve "legal" devletin alanına giriyordu.
AKP döneminin Marksist kurama katkısı, yepyeni bir burjuva devleti yaratmasında, bu devleti de yepyeni bir burjuva ekonomisi üzerine inşaa etmesindedir.
Bir, bu ekonomi, büyük burjuva sanayisi, bankacılığı üzerine yükselmiyor. Bu ekonomi, KOBİ'ler ve tefecilik üzerine yükseliyor.
İki, bu ekonomi, ne köylülüğün, ne de işçi sınıfının ne de onların bütünü anlamında "halkın" üzerine inşaa edilmiştir. Ortada bir kitle bile değil, "yığın" vardır.
Üç, bu devlet, burjuva devleti değildir artık. Burjuva devleti için "kar" önde gelmelidir. Bu devlet, rant ve faiz, haliyle de, "yağma" ve "yığma" üzerine, oturmaktadır.
Dört, devlet tam anlamıyla bir "polis devleti" de değildir. Polis, hükümet emriyle sadece muhalefeti bastırmaya, protestoları engellemeye, bazı soruşturmaları durdurmaya çalışmaktadır. Oysa, "polis devleti" için, "savcı değiştirmek", "HSYK"ya müdahele etmek bile gereksizdir.
Beş, hakim ideoloji, ne burjuva ne de küçük burjuva ideolojisidir. Hakim olan ne "cumhuriyetçilik", ne "liberalizm", ne "muhafazakarlık", ne de "küçük burjuva devrimciliğidir". Hatta, hakim ideoloji adayı, "politik İslam" bile değildir. Çünkü, hükümet ve devlet, İslamcı, değildir.
O değildir, bu değildir, burjuva devleti değildir, burjuva ekonomisi değildir, tespitleri, Marksist kuramın geçersizliğini değil, bu kuramın, bambaşka "sorunlarla", "olgularla" karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Burada, postmodern kafakarışıklığını davet etmeden, şu tespitlerde bulunmakla yetinelim:
Bir, burjuvazi, on yıllardır, büyük bir tarihsel başarısızlıkla karşı karşıyadır. Yönetimi, son dönemde, "özerk" bir küçük burjuvaziye de "aktaramamıştır". Aktaramadığı, "ordu" ve sivil bürokrasinin yaşadığı hezimetten anlaşılabilir. Burjuvazi, büyük bir ekonomik gelişme, kalkınma yaratamamıştır. Sonuçta, tüm ekonomiyi, "ilksel birikim" (primitive accumulation) ve "basit yeniden üretim" süreçlerinin tekrarıyla sınırlamış, "genişlemiş sermaye birikimi" sürecini savsaklamış, hatta, terketmiştir.
Burjuvazi ve onun yanında yeralan küçük burjuvazi, yerlerini terketmişler, ya da yerlerini terke zorlanmışlardır. Yerlerine geçenler ya da geçmeye çalışanlarsa, sınıf olamamış yığınları, yoksulları, ideolojisi Avrupa tarihine uygun gelişmemiş aydınların bolluğunu görüp, şükretmişlerdir: Ne sınıf kimliği, ne hareketi, ne örgütleri, ne de ideolojisi ve aydınları.
AKP döneminin Marksist kurama katkısı, yüzelli yıldan fazla süredir "modernleşmeye", "Avrupalılaşmaya", "kapitalistleşmeye", en az yüz yıldır da "uluslaşmaya" çalışan bir toplumun, henüz kapitalist-burjuva ekonomisi, toplumu ve devleti kuramamış olmasıdır. Muhafazakarlarının aslında "gelenekçi" ya da "dinci", sosyalistlerinin çoğunun da "Kemalist" olduğu bir ideoloji örüntüsüne sahip olmak, tuhaflıkların özeti sayılabilir.
Fakat, bu tuhaflıklar, Marksist kuram için "tuhaflık" ya da "anomali" değildir. Bu kuramın merkezi kavramı, "sınıflar" ve "sınıf mücadelesi"dir.
Türkiye tarihi, "sınıf mücadelesi"ni sakatlamaya, durdurmaya, yoketmeye yönelik çabalarla doludur. Ya da tersinden, Türkiye tarihi, işçi sınıfının "yenilgileriyle" doludur. İşçi sınıfı önce 1920-24 arasında, sonra da 1960-80 arasında mücadele etmiş, iki dönemin sonunda da, "yenilmiştir". 1990'larda dirilmeye çalışmış, bir daha yenilmiştir.
Yenilenin başına gelmedik kalmaz elbette! Bastırırlar, kıyarlar, aptallaştırır, sersemletirler.
AKP döneminin Marksist kurama katkısı, "sınıf mücadelesinin" yok denecek kadar az olduğu bir dönemde, burjuvaziye ait olmayan, küçük burjuvaziyi dışlayarak, bir iktidar kurmaya çalışmasıdır. Bu iktidarda, ne burjuvazi, ne de işçi sınıfının zorla ya da rızayla verdiği iktidar vardır.
Bu yazımı Marksist sınıf analizine aykırı bulanlara bazı saptamalar: Tefeci kapitalist mi dir? Hayır. O, ilk tarihsel "ilksel birikim" dönemine aittir. Molla, hacı ya da hoca, küçük burjuvaziye dahil midir? Hayır. Onlar, feodal dönemin "aydınları"dır. Ama, "işlevleri" bujuva-kapitalisttir diyenlere, sadece Webervari, şunu söylemeliyim: Bunlar yeni, "ideal tip"lerdir. Ne konumları ne de işlevleri, "kapitalist-burjuva" çerçevede tanımlanabilir.
AKP dönemi, belki de, yeni bir düzenin gelmekte olduğunu, eski düzenin "eski" özelliklerini kaybettiğini gösteriyor.
***
Lenin devrimci durumu şöyle tanımlıyordu: yönetenler, yönetemeyecek durumda; yönetilenler yönetilmek istemiyor.
Marks şöyle derdi: Kapitalizm devam edemiyor, tarihsel dönemini bitirmiştir.
Türkiye'nin özgünlüğü, kapitalizmin kendi sınırlarına, ekonomide, politikada, ideolojide gelmiş olduğunu göstermekte olmasıdır. AKP dönemi, son on üç yıl, bu sınırları, sadece Türkiye için değil, kapitalist sistemin kendisi için de gösteren örnektir.
Ortada aslında ne kapitalizm, ne de burjuvazi kalmıştır. Türkiye'nin ve son döneminin Marks'a katkısı burada aranmalıdır.