10.12.13

"İNSAN HAKLARI" KAVRAMI BÜYÜK BİR GERİLEMEDİR


Siyaset teorisiyle, sosyalizmle ilişkisi az olanlar, bu başlıktan rahatsız olacaklardır. Hele de, tüm mücadelesini "insan hakları" üzerine yapanlar...Onları zaten hiç saymıyorum.

İnsan hakkı kavramına yakın ilk düşünce Roma İmparatorluğu'nun orta dönemlerinde ortaya çıktı. Stoik denilen hukuk ve felsefe okulu, imparatorluğun teba ve vatandaşlarını yeni bir evrensellik içinde tanımlamak istiyordu. Roma, ilk çıkışında olduğu gibi, İtalya'nın bir küçük cumhuriyeti değildi artık. Tüm Akdeniz çevrelenmiş, bugünkü Doğu Avruğa'nın tüm batısı ele geçirilmiş, Kuzey Afrika, Asya'nın batısı kolonize edilmişti. Sınırlar, kuzeyde bugünün İskoçyasına kadar uzanıyordu. Binlerce dinin, dilin konuşulduğu büyük bir imparatorluk, tam bir bohçaydı. Bir taraftan Roma vatandaşlığı kavramı gelişirken, bir taraftan da, yeni bir evrensellik ihtiyacı kendini hissettiriyordu. Bu evrensellik ihtiyacı ilk insan hakları kavramı çerçevesinde kuramsallaştırıldı.

Roma çözülünce, onun evrensellik anlayışı, aşama aşama, Hıristiyanlığın evrenselliğiyle yer değiştirdi.

Hıristiyan evrenselliği ise, kapitalizmin gelişimiyle, yeni bir insan ve insanlık kavramına bıraktı kendini. Rönesans hümanizmi ve ilk liberal teoriler, Roman'nın eski "insan" kavramını alıp yenilediler. İnsan artık, "hakları" ile tarif ediliyordu. John Locke, yaşam hakkının yanına, mülkiyet hakkını da yerleştirdi. Onu takip edenler, klasik liberal hakları işleyip, formüle ettiler. Neticede, ilk büyük burjuva devrimleriyle, Amerika ve Fransa'da, insan hakları bildirileri, beyannameleri, ilan edildi.

Aslında insan ve hakları, feodalizmin, Hıristiyan toplumunun, mümin ve tebasına karşı, burjuva bireyi, burjuva devletinin vatandaşını, ön plana çıkartıyor, onu "hakları" ile tanımlıyordu.

Bu insan, bu birey, ne türden bir varlıktı, bu haklar nasıl tarif edilmişti, ancak, sosyalizm açığa çıkarttı. İnsan herşeyden önce, soyut bir hukuk ve felsefe öznesi değil, toplumsal ve tarihseldi. Sosyalizm mücadelesi, diğer haklar mücadelesini içerip aşarak, "sınıf" meselesini mücadelenin merkezine yerleştirdi. Sınıflar varken, üretim, bölüşüm, yönetim, ideoloji, sınıfların damgasını taşıyordu.

Soyut ya da somut bile olsa bireysel vatandaşın hakkı, hukuku, sınıflı bir toplumda, hele de sınıfsal ilişkileri kaldırmak üzere örgütlenen, harekete geçen bir toplumda, hem iki yüzlü, hem de oldukça geri bir siyasal, toplumsal, duruma işaret ediyordu.

Mülkiyet bir haktı, ama, mesela daha Proudhon, mülkiyet bir hırsızlıktır, diyebiliyordu. Yani, hırsızlıkla ilişkişi bir hak!

Sosyalist hareketin muhalefetiyle, malum haklar, daha toplumsal bir nitelik almaya başladı. İnsan gittikçe somutlaşıyordu. Sorunları da, ihtiyaçları da. Mücadeleyle, toplumsal haklar genişlemeye başladı. İnsan kavramı, toplumsal, siyasal niteliklerle donatıldı. Örgütlenme, gösteri, yürüyüş hakları, sendikal haklar hızla genişledi.

İnsan somutlaştıkça, hakları da toplumsallaşıp, siyasallaşıyordu. Ama, insanın somutlaşması, sınıfsal hareketin, sosyalizm mücadelesinin gelişimi ve yükselişiyle mümkün oldu. Kimdir bu "insan"? Ya işçi, ya kadın, ya devlet memuru, ya sanatçı, ya aydın, ya öğrenci, ya bir etnik grubun parçası, ya yaşlı, ya sendikalı, ya sosyalist, ya liberal, ya patron, ya köylü, ya engelli, ya emekli, ya çocuklu, ya, ya, ya....

Bunlar hep insandı, ama, soyut insan değil, tarihsel, toplumsal, sınıfsal bir insan!

Sosyalizm "soyut insan" kavramı yerine, tarihsel, toplumsal, sınıfsal insanı koymuştur.

Ama, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, "soyut insan" kavramı, ABD ve Avrupa tarafından, sosyalizme ve onun öncüsü konumundaki sosyalist ülkelere karşı, tekrar öne sürülecekti. Kapitalist "hür dünya", ideolojik mücadelesini "insan hakları" ve "özgürlükler" üzerinden yürütmüştür. "İnsan", "sınıfa" karşı, soyut ama kapsayıcı bir kavram olarak kullanıldı.

Oysa, insan hakları kavramıyla, daha önce siyasal ve toplumsal denilen haklar, liberal çerçevede her türlü özgürlük sıralanıyordu. "İnsan"ın özgürleşmesi ve diğer "insanlarla" eşit bir toplumsal yaşam sürmesi, toplumsal ilişkilerin sisteminden bağımsız olarak "temenni" ediliyordu.

Elbette kasdedilen, liberal demokratik haklar ve kurumlardı. Bunlarsa, sosyalist ülkelerde "yoktu"! Sosyalist ülkelerde, "insan hakları" bulunmuyor, denilmek isteniyordu. Mesela "mülkiyet hakkı" bu ülkelerde yadsınmıştı. Çok partili siyasal yaşam bulunmuyordu. Elbette, muhalefet susturuluyor, bastırılıyor, hapse atılıyordu! Örnek mi, en güzel örnek Stalin Sovyetlerindeydi, onun "uydusu" olan, Doğu Avrupa rejimlerindeydi...

Stalin dönemi Sovyetleri, soğuk savaşın kapitalist ülkelerinde, totalitaryanizmin örneği olarak işlenmiştir. Stalin ile Hitler adeta ikiz gibi sunuluyor, Sovyet sosyalizmi, faşizme, Nazizme benzetilerek anlatılıyordu.

Stalinizm, dönemi, ne kadar Stalin'den ibarettir, sormak lazım. Ona karşı çıkanlara karşı, bağnaz şekilde, onu savunanlar oldu. Ara yol bulup, "bazı hataları vardı, ama..." diyenler de çoktu. Ama açık olan şuydu ki, yeni bir düzeni, eski düzenin gözüyle görmek, hem bilimi, hem diyalektiği, hem de "diyalektik materyalizmi" pek fazla hafife almaktı. Stalin, Britanya'da ya da ABD'de seçime giren burjuva bir partinin lideri değildi. İşçi sınıfının devrimini sürdürmek için mücadele veren komünist bir partinin lideriydi. Bir "sınıfın" ve onun "partisinin" lideriydi. Mesele "insan hakları" değil, "sosyalizmi yaşatma ve kurma" meselesiydi.

Sosyalizmi kurma ve yaşatma meselesi ise, "insan hakları" meselesinin çok ama çok ötesinde, işçi sınıfının yaşama ve düzen kurma meselesiydi.

İşçi sınıfı da "insanlardan" oluşuyordu.

Ama, sosyalizm isteyen "insanlardan".

"İnsan hakları"ndan çok daha ötesine geçmek isteyen, "sınıflı, tarihsel, toplumsal, teorik ve diyalektik insanlar".