5.8.12
SPORCULARIMIZ VE OLİMPİYATLAR
Olimpiyatlar, Türkiye'li sporcular için üzücü başarısızlıklara sahne oluyor. Daha önce en azından halter ve güreşte mücadele verebiliyorduk. Şimdi onlar da, madalyasızdır.
Medya, sponsorlar, bankalar voleybol ve basketbol sporcuları için, "potanın perileri", "filenin sultanları", "oniki dev adam" türü abartılı, kompleksli reklam kampanyanları düzenliyor. Hepsi, televizyonların, bankaların, milli duyguları sömürmesinden ibaret. Fakat periler, sultanlar, devler....bankacıları üzecek performanslar gösteriyor.
Ortaokul ve liselerde beden dersleri geldi aklıma. Pek çok öğrencinin eşofmanı bile yoktu. Beden eğitimi öğretmenleri, askerlere has "hazır ol", "rahat" gibi komutlarla eğitim yaptırıyorlardı. Sert kasaların üzerinden atlanıyor, minderin dışına, beton zemine düşüyordu öğrenciler. Okullarımızda, cimnastik, atletizm, yüzme gibi sporlar ya yoktur, ya da fantazi olsun diye, yılda bir iki kere oynanır.
Türkiye'li çocukların, gençlerin esas spor tecrübesi, çelik çomak ve misket oynandıktan sonra, boş sokaklarda, tarla türü yerlerde, top peşinde koşmaktır. Spor halk çocukları için budur.
Orta sınıf ve üstü çocuklarla gençlerse, bir yüzme kulübüne gidip, haftada birkaç saat yüzme eğitimi alabilirler ancak. Alt gelir grubundan olanlarsa, belki, futbol, güreş türü sporlarla ilgilenebilirler.
Ama, Türkiye muazzam bir yatırımı, profesyonel futbola yapar. Bir futbolcunun bir bacağı, yüzlerce spor kulübüne bedel olacak şekilde. Kaç bacak kaç spor tesisi yapar, bunu "dört büyük", bir de, onları takibeden "dörtyüz küçük" hesaplasın. Yirmiki kişi çılgınca top peşinde koşsun, milyonlar onları izlesin. Televizyonu, gazetesi bir de yorumlasın topa nasıl vurulduğunu.
Olimpiyatlar, Bulgaristan'dan devşirilen halterciliğin de durgunlaştığını gösteriyor. Güreş sporunda bile, nalları toplamaya başladı Türkiye. Yüzme ve atletizmde, sadece yarışı bitirmeye çalışıyoruz.
Ama, topa vurma konusunda ümitler hep var. Topu o kadar çok seviyoruz ki, kafalar bile top kafaya dönüşmek üzere.
Futbol-dışı spora ne kadar yatırım yapıldığına bakmak gerek. Çekiç atan sporcu, bulduğu boş tarlada çalışıyor, yüz metre koşucumuz, köyünün merasında eğitiyorsa kendisini, aslında Türkiye Olimpiyat şampiyonudur.
Fakat dikkat çeken, büyük ülkelerin, büyük olduklarını sporda da göstermiş olmalarıdır. Olimpiyatlar, ABD, Çin, Kore, Japonya, Rusya, İngiltere arasında bir yarışa dönüşmüş durumda.
Biz ise, top peşinde bacaklara giden, nerden geldiği belirsiz paraların, bedelini ödüyoruz.
AKADEMİK ÖZGÜRLÜĞE İHTİYAÇ YOK!
Türkiye'de kaç akademisyenin akademik özgürlüğe ihtiyacı var, bilmiyorum. Çok azının ihtiyacı olduğunu söyleyebilirim.
Farklı fikri, tezi, araştırması olanların bile zorunlu olarak bu özgürlüğe ihtiyacı yoktur.
İhtiyacı olanlar, toplumun ve devletin kabul etmedikleri, edemeyecekleri konularda, tarzlarda, araştırma yapan, yazanlardır.
Mesela, 1960'lı yıllarda, İsmail Beşikçi'nin akademik özgürlüğe ve hakka ihtiyacı vardı. Yoksa, o dönemde, "zararsız" konularda çalışma yapanların değil. Ya da 1940'larda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nden atılanların. Elbette 12 Eylül sürecinde akademiden uzaklaştırılanların da, akademik özgürlüğe ihtiyaçları vardı.
Kimseyi rahatsız etmeyecek, hatta, ne düşündüğünü yazdığını yan odasındaki akademisyen arkadaşının bile takip etmediği bir akademisyenin, akademik özgürlük kaygısı da, ihtiyacı da, olamaz.
Türkiye'de akademik özerklik isteyen akademisyenlerin ne kadarı bunu akademik özgürlük için ister, bilmiyorum. Özerklik denilen rektörün, dekanın seçimi, kadroların üniversite tarafından belirlenmesi, akademik derecelerin üniversiteler tarafından verilebilmesi ise, ne özerkliğin, ne de akademik özgürlüğün o kadar da acil ve zorunlu bir ihtiyaç, talep olmadığı, söylenebilir.
Rektörün ilk üç arasından Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi, bana göre akademik hayatla ilgili bir durum değil. Hatta bir önemi de yok. Dekanlar ise, zaten fakülte ve rektörlük tarafından seçilebiliyor. İdari görevlilerin kimler tarafından atandığının bence hiç bir önemi bulunmuyor.
Önemli olan, akademisyenlerin idareciler tarafından idare edilmemesidir. İdareciler, akademide aslında istenmeyen, zorunlu bir koordinasyon, planlama görevi üstlenirler. Esas olan akademisyen ve öğrencidir.
Bizim akademilerimizde, fikri olan, hele de çok farklı fikri olan akademisyenlerin sayısı azdır. Çünkü fikri olmayan hocalar, kendilerine benzeyen "başarılı" öğrencileri önce asistan, sonra da "hoca" yaparlar. Her hoca kendine benzer öğrenciyi hoca yapmaya çalıştığı için, hocalar adeta klonlanarak, yeni akademik kadroları oluştururlar. Böylece, fikirsizlik, kendini yeniden üretir. Bunun kanıtı her gün görülür. Yüzelliden fazla üniversitesi olan Türkiye'de, fikriyle ülkeyi aydınlatacak, sarsacak, bir akademisyen, ne yazık, görülmüyor.
Akademisyen doktorasından sonra bir iki makele yazarak yardımcı doçent olmaya çalışır. Sonra, iki kat daha fazla makale yazarak, konferansa katılarak, doçent olmaya çalışır. Tabii YÖK, ondan yerli ya da yabancı altı makale yazmasını ister. Sonra, doçent olanın beş yıl bekleyip, biraz daha makale yazması, konferansa katılması istenir. YÖK, kitap yazan akademisyen istemez. Önemli olan "hakemli" dergilerde yerli ya da yabancı, makale yazmaktır. Makaleleler Anglofon dünyanın "tekel" dergilerinde yayınlanmışsa, çok kıymetlidir. YÖK hemen sizi "terfi" ettirir.
Zar zor asistan olmuş öğrenci yüksek lisans yapıp doktoraya başladığında, hocalarının nasıl akademik kariyer yaptığını görüp, kendi kariyerini de ona göre planlar. İlgili dergilerde makale yayınlayıp, ilgili konferanslarda tebliğ sunacaktır. Doktoradan sonra aynı istikamette gidip yardımcı doçent, doçent, ve nihayetinde "profesör" olacaktır.
Böyle bir kariyer, "bilim adamı" olmayı şart koşmuyor. Hele de, "aydın" olmayı hiç değil.
Öyleyse, Türkiye'de, "akademik özgürlük" gereksizdir. Akademik özerklik ise, kadrolar, terfiler, kıdemler, atamalar ve "mali" konulardan ibarettir.
Sarsıcı fikri, araştırması, toplumsal iddia ve davası olmayan akademisyenlerimizin olsa olsa akademik özerkliğe ihtiyacı var. Akademik özgürlüğe değil!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Yıllar önce memleketten ayrılırken umumi durum şöyleydi: Bütün devlet dairelerinin çatısında beyaz bayraklar dalgalanıyor ahali yeter ki eşi...
-
Rekabet, Kariyerizm, Hırs Ve tersleri: Kendini aşma Liyakat İdealizm
-
Devlet Bahçeli ne derse desin, meclis politikacıları oldukça saygılı ve dikkatli yorum yapıyorlar. Devlet Bahçeli'ye kendilerini kabul ...