12.6.12

YENİ ANAYASA ŞİMDİDEN ESKİMİŞTİR!


Anayasa Türkiye'de, adeta tüm sorunların çözüm alanı, anahtarı olarak görülür. Modern siyasi tarihimiz, anayasacılık tarihidir de.

Türk aydını, siyasetçisi, çaresiz ve bilinçsiz şekilde, toplumsal sorunların çözümünü, daha yeni, daha iyi bir anayasada gördüler.

Devlet, her anayasayla siyasi sözler verir aslında. Sözünü tutamaz, değiştirir sonra sözünü.

Bazı sözleri vermemiştir, vermesi için mücadele edenler olur. Devlet istemeye istemeye, daha güzel sözler verir.

Devlet söz verir, ama bazıları bunu söz-leşme zanneder.

Sözleşme düşüncesi, ya sadece söz verme anlamındadır, ya da Marks'ın deyimiyle, sadece ve sadece "mübadele" anlamına gelir.

Devlet söz mü verir, sözleşme mi imzalar, yoksa sadece, iktisadi mübadeleye benzer, sınıflar arası siyasi bir mübadele mi olur?

Devlet, söz veriyorsa eğer, ki bizim anayasamız bu söz vermelerle doludur, birilerini ikna etmek için vermiş olabilir ancak.

Devlet sözleşme yaptıysa, bu devleti yönetenler arasında yapılan bir sözleşme olabilir. Ama, gücünü arttıran, sözleşmeyi bozar.

Mübadele ise, herkesin sadece sahibi olduğu malı değerlendirebileceği, satabileceği, gerçeğine dayanır. Vatandaşın elinde oyundan başka malı yoktur. Halkın anayasa ya da siyasete katılımı, oyunun gücü oranında olur.

Her yeni anayasa bu nedenle eski anayasadır. Sözler tutulmaz, yeni sözler gerekir. Yeni sözleşmeler imzalanmalı, yeni mübadele gücüne göre, yeni alış verişler yapılmalıdır.

Bizde yeni anayasadan umudu olanlar, devletin yeni sözler vermesini isteyenlerdir. Ama asıl umudu olanlar, yeni sözleşme yapacak kadar güçlenenlerle, mübadele gücünü arttırmış olanlardır.

Siyasi tercümesi, islamcılarla Kürtlerin, yeni anayasanın talibleri olduğudur.

İslamcılar, dini özgürlüklerin tam garantisini, laikliğin islamcı partilere, cemaatlere karşı bir koz, silah olarak kullanılmasını önlemek istiyorlar. Bunun için de, Kemalizmin ideolojik olarak tasfiyesi ya da etkisiz kılınmasını, ordunun devlet içinde daha uysal ve sessiz bir konuma geçmesini sağlamak istiyorlar.

Kürtler ise, siyasi ve idari olarak, yerel ve bölgesel özerkliğin arttırılmasını, Kürtçe'nin serbestleşmesini, Kürt kimliğinin serbestçe kullanılıp geliştirilebilme imkanlarının arttırılmasını, PKK ile müzakerelerin resmileşerek, uzun vadede legal parti olarak anayasal siyasete dahil edilmesini. Onlar da, Kemalizmin ideolojik ve hukuki bir güç olmaktan çıkarılarak, ordunun sivil yönetimin denetimine alınmasını talebediyorlar.

İslamcılar ve Kürtler dışında, demokrasinin genişletilmesini isteyen, "demokrat" kesimler ise, aslında 27 Mayıs Anayasası'nın ötesine geçmeyecek, geniş düşünce, ifade, örgütlenme özgürlükleri yanında, memurların grev hakkı dahil sendikal haklarını istiyorlar. Elbette, Kürt taleplerine de destek veriyorlar.

Taraflar ve talepleri özetle böyledir.

Yeni anayasanın hızla eskiyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu anayasa da,  devletin verdiği ama gerçekleştirme zorunluluğu duymayacağı "sözler"le doldurulacaktır.

Bu anayasa da, yeni sözleşme yapabilecek, eski sözleşmelerin şartlarını değiştirebilecek durumda olanların "sözleşmesi" olacaktır.

Bu anayasa da, mübadele gücünü arttırmış olanların arasında bir uzlaşmaya dayanacaktır.

Yüzyılı aşkın anayasacılık maceramız nedeniyle, siyaseti devletin içine hapsederek, hep hukuktan medet umduk. 

Bu tarihi hastalığımızdan kurtulmanın yolu, artık, "Anayasa-sız bir Türkiye" kurmaktan geçiyor.

Anayasa'ya değil de, söz ve sözleşmeye değil de, esas Marks'ın dediği gibi, "mübadele"ye, mübadele gücümüze bakmak lazım.

Bırakalım Cemil Çiçek parti gruplarıyla verilecek yeni sözler, imzalanacak yeni sözleşmeler üzerine uzun uzun tartışıp, "uzlaşı" arasın.

















MİMARLIĞA PLANLAMA VE MÜHENDİSLİK DARBESİ



Mimarlık, bu eski sanat-bilim alanı, Romalılar döneminde zirveye çıktı. Ortaçağ Avrupasında en güzel örneklerini verdi.

Yirminci yüzyılda ise, kent planlama ve inşaat mühendisliği mimarlığı işlevsiz bırakmaya başladı. (Binaya makina ve elektrik mühendislerinin “mimarlığı değiştirecek” etkilerini de eklemeliyiz. Haliyle, inşaat mühendisliği derken, bu mühendislikleri de anlamalıyız).

İnşaat mühendisliği, demir, çelik, betona dayalı, asansörlü teknolojiyle, mimarlığın elinden "statik" denen temel alanı aldı.

Kent planlama ise, büyük ölçekli kentsel mekanın, mimarın ne anlayabileceği ne de düzenleyebileceği bir planlama alanı haline gelmesiydi.

Büyük kentsel-sosyal mekan, politik, hukuki, iktisadi bir mekandı. Mimarın eğitimine hiç de uygun olmayan konular.

İnşaat mühendisliği içeriden, kent planlama da dışarıdan, mimarlığı, mimarlık olmaktan çıkardı.

Mimarlık, estetik duygusu olan, teknik işlevselliğe sahip küçük ölçekli "fiziki mekan" tasarımına hapsoldu.

Bu fiziki mekan tasarımı, dış cephe ile iç mekan tasarımına sıkışmaya başladı. Elbette, bu "strüktür"* ölçekli fiziki mekanı bütün olarak mimar tasarlıyordu, ama, ölçeğin büyümesi, demir, çelik, beton, ilaveten kentsel altyapı bilgisi, mimarın bir de inşaat mühendisliği eğitimi görmesini gerektiriyordu.

Büyük kentlerin, metropollerin ortaya çıkması, göç olgusu, idari sınırlarla yerel devletin sorunları, büyük kamu projeleri ve finansmanı, zaten kent planlama eğitimi gerektiriyordu. Bunların üzerine kentin sosyal ve kültürel sorunları, apayrı çalışmalar, eğitim, donanım istiyordu.

Mimarlar, büyük kentsel sosyal mekanlar karşısında, mimarlık yapamazlardı. Gelişen inşaat teknolojisini  öğrenip uygulama imkanları da yoktu.

İçerden ve dışardan, aslında hayatın kendisinden gelen bu darbelerle, mimarlık, estetik, kültür, mekansal işlevsellik, çevre gibi alanlara yoğunlaşmak durumunda kaldı. Ancak, bu gelişmeyi kavrayamayan, ya da görmek istemeyen mimarlık çevreleri, kent planlama alanına girilemese bile, "şehir mimarlığı" alanına girilebileceğini düşündüler. Bu arayış, "şehir tasarımı”nı da aynı gözle gördü. Hatta, kent planlama sürecinin son aşaması sanılan, fiziki imar düzenlemelerini de.

Oysa, şehir mimarlığı, şehir tasarımı, imar planlama, kent planlamanın alanları olup, mimarlık eğitimi ve yeteneğinin ötesinde ya da dışında konulardı. İmar planı bir kent planı olarak, nüfus, ekonomi, mülkiyet, toplum, politika, ekoloji, ulaşım, tarih araştırmasına dayanıyor, halkın ve yöneticilerin görüşlerini dikkate alıyor, bununla da yetinmeyip, kentin diğer kentler ve yeraldığı bölgeyle bağlantısını kurmayı gerektiriyordu.

Demir, çelik, asansör bir taraftan, nüfüsu, biçimi, ekonomisi, yönetimi değişken büyük kentsel sosyal mekanlar öte taraftan, mimarlığı sadece yapı, strüktür ve çevresini düzenleyen, tasarlayan bir mesleğe indirgedi. Aslında eskiden de durum buydu.

Mimarlık, iç mekan düzenleme ve dekorasyonuyla, "dış cephe dekorasyonu"na indirgenmiş oldu.

Mimarlığın eğitiminden başlayarak, eskisinden daha fazla, "ego"su yüksek bir mesleğe dönüşmesi, kent planlamayla yaşanılan rekabet ve husumet, siparişle çalışıp küçük ölçekli yapı tasarlayan bir alana hapsolması, bu tarihi mesleğin, tarih olmaya başladığını, belki de tarih olduğunu gösteriyor.

Teknoloji, toplumsal gelişmenin seyri ve ölçeği, aslında pek çok mesleği de silip atmıştır.

Fakat, ne bir demircinin, ne de bir terzinin, o denli yüksek bir "egosu" vardır.

Bir terzi, Cemil İpekçi , bir demirci İbrahim Tatlıses olabilirdi.

Bir mimar da, "dıs" ya da "iç" mimar olmadıysa, "mimar-şehirci" olabilirdi.

Üstelik de, imar müteahhitlği karnesini "şehircilik diploması" zannederek.

***

Elbette, mimarlık eski ve köklü bir bilim-sanat'tır. Kendine bir yol bulacak, evleri evlere, onları da anayola bağlamanın planlama olmadığını öğrenecek. Kent dokusuna, tarihi sokaklara, mahallelere ilgi duymanın, bu alanları tasarlamanın, ayrıntılı bir plan kararına, sürecine dahil olduğunu da.

Ancak, mimarlığın eski ihtişamına dönmesi, planlama alanına "sarkması" suretiyle değil, inşaat mühendisliğini eğitimine yoğun olarak katması, master ve doktora düzeyinde kentsel planlama eğitimi yoluyla kentsel tasarım öğrenmesi, bir de, büyük şirket mimarlığının yerine, örneğin Türkiye'de sayısı seksen bini geçmiş camilerin, ondan fazla sayıda okulun mimarisine el atmasıyla mümkün olabilir. Elbette, kentlerin yarısını oluşturan konutların mimarisine.

***

Mimarlar, kaybettikler, bilmedikleri geniş ve büyük, kentsel sosyal mekandan daha çok, sayısı tüm kentleri dolduran yapıların mimarisine, strüktürüne, estetiğine eğilseler, hem mimarlık kurtulur, hem de, diğer meslekler mimarlarla uğraşmaktan.

***

Mimarlar, yapıları tek tek toplayınca kent çıkacağını zannediyorlar. Oysa kent, yapıların toplamı değildir. Bu olsa olsa, "toplam yapı stoğu" olur.

İnsanları topladığınızda toplumu değil, nüfusu bulursunuz.

İnsanlar arası ilişkileri topladığınızda ise toplumu.

Mimari eserlerin, yapıların toplamı, kent değildir.

***

Mimarlar, hadi mimarlığı tekrar kurmaya, kimliğinizi, işlevinizi tekrar bulmaya!

-----------------------------------------------
*strüktür derken, bina ya da binalar grubu demek istiyorum. Ötesi, mimarlığın kapsamı dışına çıkar.