9.6.12

DEVLET VATANDAŞIYLA MAHKEMEDE BÜTÜNLEŞİR


Hukuk nedir, nelerden oluşur? Önce aktörlerine, kurumlarına bakmak gerek:

Meclis, polis, savcı, hakim, avukat ve vatandaş.

Hukuk'un bu aktörler arası, bir ilişkiler sistemi olduğu görülür.

Yasa meclisten çıkar ya da mahkeme kararları, içitihatları, yasa işlevi görür.

Hukuk geleneğiniz, MÖ beşinci yüzyılın Roma Cumhuriyeti'ne, ya da MS 11 yüzyılın Norman İstilasına bağlanabilir. Birinde yasa yapıcı, diğerinde yargıç mahkeme kararlarında, daha güçlüdür.

Meclis ya yürütmeyi içinden çıkartır, ya da ondan ayrılır. Yasa koyucu olarak, yasa koymanın politik doğasını gösterir.

Yasalara uymayan, polis, müfettiş, ya da jandarmanın başlattığı, kanıt topladığı bir sürece girer. Bu süreci ya savcı başlatır, ya da başlatılan süreç, savcıya intikal ettirilir. Savcı, devletin, kamunun avukatı anlamına gelir.

Savcı iddianemesi hazırlayıp mahkemeye, yargıca, teslim eder. Yargıç da, kendini Meclis'in çıkarttığı yasaya, ya da, diğer mahkeme kararlarına. Takdir yetkisi vardır, ama bu yetki de, yargılama ve yargıçlık yapmayla ilgili yasa ve yönetmeliklere bağlıdır. Ancak, yasaları yorumlama da takdir yetkisi kullanmaya benzer.

Devletin, kamunun, avukatı olarak savcı varsa, vatandaşın da avukatı vardır. Avukat vatandaşın yanında outuruken, pek çok ülkede, savcı yargıcın yanında oturur.

Zanlı ya da şüpheli, ya da sadece davalı olanın yanında avukatı, karşısında da savcı ve yargıcın durması, devetle vatandaşın karşı karşıya durması, gelmesi, anlamına gelebilir.

Vatandaş nasıl oyveren olarak, seçtiklerinin meslisiyle karşı karşıysa, şimdi de, mahkemeyle karşı karşıyadır.

Ama,

Kendi yargılanacağı yasaları yapanları kendisi seçmiştir. Vatandaşın meclisle bütünleşmesi, mahkemede sağlanmış olur.

Mahkeme, devlet vatandaş bütünlüğünü, birlikteliğini gösterir.

Suç işlemeyen, şüpheli olmayan, bu bütünleşme zevkinden mahrum kalır.

Mahrum kalmak istemeyenler, sık sık suç işlemek isteyenlerdir.

Hukuk aslında "oyunun kuralları"nı değil,  mahkeme öncesi ve sonrasında, devlet vatandaş ilişkilerini, mahkemenin sıcak yakınlaşmasıyla düzenler.

Bu anlamda, hukuk, siyasetin yazılı hale gelmesi, devlet vatandaş arası sıcak ilişkilerin kurulma sürecidir.

Bu nedenle de, hukukçular hep okurlar, dosya incelerler. Siyaset sürekli yazmakta, çizmekte, silmekte, tekrar yazmaktadır. Takibi zordur.













SOSYOLOJİ: TÜRKÇESİ OLMAYAN DİSİPLİN


Sosyologlar, hep "biz sosyolog olarak" diye başlarlar söze.

Bir de kurnazlık yapıp, "biz toplum bilimci olarak" diye konuşurlar.

Sosyoloji, sociology, Türkçesi olmayan bir söz.

Social science, toplum bilim, demek.

Social sciences, toplum bilimleri.

Peki, sociology niye toplum bilimi olarak Türkçe'ye çevrilir?

Sanıyorum bir meslek kurnazlığı, ya da kimlik bunalımının dışa vurumu.

Benzer durum, "management" alanında da vardır. Anlamı işletme olduğu halde, "yönetim" diye çevirirler. Oysa, yönetim, idare, politika anlamına gelir ki, bu management ile ilgili değildir. Durumun farkında olanlar, "business administration" deyip, "iş idaresi" olarak çevirler. Ama idare kavramı, devlet ve bürokrasi için kullanılır.

Biz dönelim sosyoloji, sociology, meselesine.

Sosyologlar istisnasız, "biz sosyologlar olarak", ya da "biz toplum bilimciler olarak" diye söze başlayıp, bu üç kelimeden sonra, doğrudan politika, tarih,  kültür alanına girerler. Yani, Politika Bilimi, Tarih, Antropoloji, alanlarına.

Sorun, "sociology" nin Türkçesinin olmamasıdır belki de. Karşılığı "social science" değildir. Çünkü bu alan içinde binlerce bilimsel disiplini barındıran bir alan. Tıpkı, doğa bilimlerinin kimya, biyoloji jeoloji... gibi binlerce alanı kapsaması gibi.

Sosyolojinin Türkçesi ne olabilir? "Toplum Bilimi", olamaz.

Ama olsa olsa, takip ettiği burjuva paradigması olan, "bütünleşme" ("integration") sözünden çıkarsak, "sosyal bütünleşme bilimi" olabilir, diyebiliriz. Bu paradigma, tüm "sosyoloji" tarihinin özeti, esas "paradigmasıdır".

***

Öyleyse,

Sosyolojinin Türkçesi, olsa olsa, "Sosyal Bütünleşme Bilimi", olabilir.

Kısaltalım:

Sociology, sosyoloji, eşittir "Bütünleşme Bilimi".

İngilizceye çevirelim: "Integrology". Türkçesi belki kısaca, "bütbilimi".

Sociology is integrology.

Çatışma ve diyalektik kavrayışı olmayan, sınıf teorisini tabakalaşma teorisi haline getiren, Tarihsel Materilyalizm teorisine karşı August Comte'un positivizmine dayanan bu bilim, bırakalım toplum bilimi, ancak, "integrology" olarak tarif edilebilir.







FELSEFE ESKİ BÜYÜKLÜĞÜNE DÖNEBİLİR Mİ?


Felsefe modern döneme kadar, bilimin, sanatın, hatta ilahiyatın genel çerçevesiydi. Bilimler billurlaştıkça, ya da, uzmanlıklar geliştikçe, felsefe, herşeyin felesefesinin yapıldığı, ama artık felsefe olmayan bir alana girdi.

Sonuçta, felsefe, bilim felsefesine, ya da herşeyin felsefi olabileceği düşüncesine indirgendi.

Felsefe bilim felsefesi olarak görülünce, ontoloji, epistemoloji ve yöntem tartışmalarının genel çerçevesini oluşturdu. Elbette, siyasetin de, toplumun da felsefesi yapılmaya devam edildi. Ama, bunlar, artık "teori" dediğimiz sistemli düşünmelerdi.

Felsefe, aslında teori dediğimiz alandır. Kavramlar, tezler, kurgular birleştiğinde teori ortaya çıkar.

Fakat, felsefecilerin kendileri de, teori yapmaktan çok, teori kurma sürecini "teknik" olarak inceleyen uzmanlara dönüştüklerinden, felsefe hem eski felsefeyle ilişkisini kesti, hem de, teori uzmanlığından uzaklaştı.

On yıllardır, Hegel ve Marx örneğine uygun olarak, "grand-theory", meta-theory" kavramlarıyla tarif edilen teorilerin teorisini kurma, ya da teorilerin teorisini yapma teşebbüsleri olmuştur. Ya da, teorilerin felsefesini yapmak.

Marksist gelenek hep bu istikamette gelişmiş, apayrı, genel bir felesefeye, teorilerin teorisine dönüşmüştür.

Plato nasıl müzik, bilim, sanat ya da politika arasında mekik dokuduysa, Marksistler de, ekonomi, politika, ideoloji ve tarih arasında aynısını yaptılar, yapıyorlar.

Benzer bir çaba, çok daha dar bir seviyede, Frederich  Hayek ile John Rawls tarafından, liberal tarafta da yapılmaya çalışıldı. Onlar için David Hume ya da Kant, teori kurmanın felsefesi olmasa bile, felesefi temelini oluşturdu.

Fakat, burada kastettiğim, bilimsel çalışmanın bir felsefeye dayanması değildir. Şu ya da bu felsefi ontolojiyi, epistemolojiyi benimsemekten bahsetmiyoruz.

Teorinin kendisinin felsefe olmasını, bilimlerin birleşmesini, en azından üst-bilim ya da üst-teorilerin yaratılmasından bahsediyoruz.

Bu amaca en iyi, Lenin'in diyalektiği tarif ederken söylediği, "herşeyin herşeyle bağlantısı" kurularak ulaşılabilir.

Böyle bir amaç için, benden önce çok daha büyük teşebbüsler olmuştur ama, ben de kendi adıma, Stream of Connections Through Power, Time, Space and Value, sonra da, A Theory of Capitalist Society and Social Dialectics çalışmalarımla, bir teşebbüste daha bulundum.

Gerçekliğimizle ilgili önce tüm temel bağlantıları göstermek, sonra da bu bağlantıların teorisini kurmak, için.

Elbette bu çalışmalar yeni çalışmaları gerektiriyor

Felsefeyi teorilerin teorisi olarak tanımlamak, eski geleneği canlandırmak anlamına gelir.

Bunun için tüm sosyal-siyasal bilgiyi eski felsefeciler gibi tek bir teori haline getirmek gerekiyor.

Ama diyalektik düşünmeden, yazmadan, bu mümkün görünmüyor..

Bir anlamda, Sokrat'a, Plato'ya, Aristo'ya, Epikür'e, Demokrit'e, hatta Thales'e dönmüş oluyoruz.

Ya da ben bunu önerip, bunun için çalışalım diyorum.