8.6.12

KIBRIS TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ


Kıbrıs'a ilk gelişim askerlik görevim nedeniyle oldu. Sonra eşimle birlikte Lefke'ye çalışmaya geldik.

Komutanlarımızdan biri, Ada'ya gidecek askerler için, dikkat edin "sevmezler" uyarısnda bulundu.

Lefke'ye geldik, bir de gördük ki, Türkiye'den gelen hocalar, Kıbrıs'lı hocaların sayısını azaltmaya çalışıyorlar.

Ben elbette, Kıbrıs Türkleri'nin tarafına geçtim. Milliyetçi olmadığım için.

Fakat, Kıbrıs'lı Türkler, beni de diğer Türkler'den zannedip, suyun karşı tarafına gönderdiler.

Kıbrıs'lı Türklerin dillerine, sorunlarına özel bir saygı, ilgi besledim. Kıbrıs Türkleri'nin de, Türkiyeliler gibi, türdeş olmadıklarını zaten tahmin ediyordum. Halk başkadır, tek tek insanlar başka.

Kıbrıs'a tekrar geldiğimizde, daha önce görüp de gözardı ettiğim, tanımsız bir Kıbrıs Türk Milliyetçiliği olduğunu daha fazla gözlemleme imkanım oldu. Üstelik de, sağdan değil, soldan olanlarda gelişen bir ideoloji, psikoloji, ya da sadece bir tavır.

Bu ideoloji, psikoloji ya da tavır, genellikle orta ve ortaüstü sınıflara mensup kişilerde görülüyordu. Örneğin villada oturup, evinin garajında iki arabası, iki de köpeği olanlarda.

Bu kesimin tavrı, adeta "ne işiniz var burada", "rahatımızı bozdunuz" der gibiydi.

Üniversite hocasına bu tavrı gösterenlerin, Hatay'dan gelip yerleşen çoğu yoksul insana gösterdikleri tavrı söylemeye gerek yok.

Evlerin, havuzların inşaatını kim yapacak, arabaları kim tamir edecek, dolmuşu, taksiyi, otobüsü kimler sürecek? Restoranlarda kimler yemek yapıp, servis edecek? Çalışsınlar ama ortada görünmesinler mi?


Ama yanıt hazırdır: Önceden arabamızın kapısını kilitlemeden yatardık! Hırsızlık da tecavüz de yoktu.


Kıbrıs Türkleri'nin bir kesiminin kullandığı bir ifade var: "Rumcu!". Aslında milliyetçi olanlar, çoğu Kıbrıs milliyetçisi olanlara, Güney'le birleşmek isteyenlere, bu ifadeyi kullanıyor.

Türkiye yanlısı olan milliyetçiler, Kıbrıs milliyetçilerine, "Rumcu" diyorlar.

**

Milliyetçiliğin iktisadi bir temeli olmalıdır.


Mülkiyeti olanlar, iş yapanlar, küçük sanayiciler, esnaf, yakın Rum pazarına büyük bir ilgi ve ihtiyaç duyuyorlar. Daha nitelikli bazı hizmetlerden yararlanmak isteyenler de, uluslararası ulaşım, sağlık, eğitim gibi alanlarda, Rum diyarına özel ilgi besliyor. Pek çok Kıbrıs Milliyetçisi de, Rum diyarını daha demokratik, daha medeni ve sivil, "işgal edilmemiş" görüyorlar.

Kıbrıs Türk milliyetçiliği, Türkiye Türk Milliyetçiliği'nden ayrı, Rumla birlikte, ama ayrı kantonlarda, Rum mallarını terketmeden üstelik, yaşamak isteyen bir milliyetçilik.

Güvenlik sorunu ne olacak sorusuna ise yanıt vermek zordur. Çünkü milliyetçilik, nihayetinde milli bir devlete sahip olmaksa, milli ordu, milli güvenlik sorunlarını da çözmek gerekir.

Bu nedenle, Kıbrıs Türk millliyetçileri, piyasa, zenginlik, refah ve güvenlik konularında, görülmedik bir kafa karşıklığı yaşıyorlar. Aynı anda,

Koruyan ama uzakta duran bir Türk Ordusu istiyorlar.

Hataylıların, yani alt tabakanın huzuru, "görüntüyü" bozmamasını, istiyorlar.

Türkiye ekonomik yardımını yapsın, ama "ekonomiye" karışmasın istiyorlar.

Kırkbin asker, kırkbin öğrenci olsun, ama, sadece pazar talebi yaratmak için olsun, istiyorlar.

***

Kıbrıs Türk milliyetçiliği'nin bir orta ve orta-üst sınıf tepkisi olduğu anlaşılıyor.

***

Plajda eşimle güneşlenirken, buldog köpeğini tasmasız "plajda" gezdiren bir kişiye, eşim "korku ve panik içinde", diye diye sadece, "lütfen alın şu köpeği, alerjimiz var", demişti. Bize verilen cevap:

"Belki bizim de size alerjimiz vardır", şeklinde oldu.

Türkiye Türkçesi konuştuğumuzu anladığı için yaptığını fark ettik.

Tipik bir küçük burjuva tepkisi.

Plajdan ayrılıp evimize giderken, o köpeği villanın önünde, araba garajının yanında gördük. Tasması takılı uyuyordu.

***

Milliyetçiliğin her türünde olduğu gibi.

Aşkın nefrete dönüşmesinde olduğu gibi.








TÜRKİYE BAŞKA TÜRLÜ KURULABİLİRDİ!


Tarihsel olaylar sık sık benzer şekillerde karşımıza çıkar.

Ama tarihsel süreçler, sadece bir kez gerçekleşir.

"Restorasyon" dönemlerinde, tarihsel olarak geçmişle uzlaşmalar gerçekleşir. Ama yine de geriye gidilmez.

Üretim tarzlarında çözülmeden çok, yeniden güçlenme dönemleri görülür. İkincil feodalleşme örneklerinde olduğu gibi.

Ya da, sosyalist inşaa süreçlerinin, daha da ilerleyemeyip, kapitalist restorasyona uğramasında olduğu gibi.

Eğer restorasyondan bahsetmiyorsak, eski sistem, ilişkiler tekrar ortaya çıkmaz.

***

Küreselleşme dinamikleri milli devletleri içerden ve dışardan çözüyor. Türkiye'de sanki tekrar Birinci Dünya Savaşı dönemine geçmişiz gibi hissediyoruz.

O sırada İmparatorluk parçalanıyor, milli devlete geçiyorduk. Hem içerden, hem de dışardan, imparatorluk parçalandı.

Milli devlet kurulurken Kurtuluş Savaşı verdik ya da tam tersi.

Şimdi de milli devlet, içerden ve dışardan, çözülme baskılarıyla karşı karşıya.

**

O günlerle bu günün ortak noktası sadece, çözülme ve yeni bir sisteme geçme sancılarının yaşanmasıdır. Daha fazla benzetme yapmak isteyen, Hegel'in komik tekrar dediği olayla karşılaşır.

Birinci Savaş sonrası, Anadolu içinde etnik, askeri ve siyasi ittifaklar kuruldu. Türklerle Kürtler birleşti, çeteler toplanıp düzenli ordu oldular. Yanıbaşımızda Rus Devrimi oldu. Avrupa devletleri kendi içlerine döndü. Almanya devrimci sürece girip, Cumhuriyete dönüştü.

Bu konjonktür Mustafa Kemal tarafından en iyi şekilde değerlendirilmiş midir?

Siyasal olarak bağımsız, milli ve laik bir devlet yaratma anlamında, kesinlikle evet.

Fakat, geriye dönüp, başka olanaklar da var mıydı, diye sorabiliriz.

Örneğin, iki Cumhuriyetten oluşan bir federal birlik olabilir miydi?

Ülkeyi işgal eden İngiltere ve Fransa ile kurduğumuz yakın ekonomik, politik, ideolojik yakınlığı, Sovyetler Birliği ile kurabilir miydik?

İkinci Savaş Sonrası Amerika ve Sovyetler arası gelişecek olan Soğuk Savaşı, biz daha 1920'lerde, Sovyetlerle birlikte, Avrupa'ya karşı ilan edebilir miydik?

Biz, bize kurtuluş savaşında yardım eden, İşçilerle Köylülerin kurduğu, yanı başımızda bulunan dost bir ülkeyi elimizin tersiyle itip, Türkiye'yi işgal edenlerle dost olduk.

Üstelik, konjonktür de uygundu. Halkta geleneksel Rus düşmanlığı silinmişti. Ruslar, bizim Millicileri destekliyordu. Lenin tüm gizli emperyalist paylaşım belgelerini açıklamıştı. Türkiye'li sosyalistleri de, milli güçleri desteklemeye çağırmıştı.

Ama yeni kurulmakta olan milli devletimiz, Rus-Sovyet işçi sınıfından korkmuştur.

Aynı korkuyu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında da yaşayacak, Soğuk Savaşın karşı tarafına geçmek için eline geleni yapacaktır.

***

Şimdi bu korkular var mı? Ruslar artık işçi devletine sahip değil. Çin ise, bize uzakta, piyasa sosyalizmi uygulamaktadır. Amerika ile Avrupa güçten düşmektedir.

**

Mustafa Kemal olsaydı, bu konjonktürde ne yapabilirdi acaba?

**

Konjonktür ve şartlar, Avrasya Federal Cumhuriyetler Birliği için bize göz kırpmaktadır.