6.6.12
AB UZMANLARINDAN ORTADOĞU UZMANLARINA
Bir zamanlar ekmek yemek, Avrupa Birliği bilmekten, tartışmaktan, geçiyordu. Gençler, AB uzmanı olmak için çalışıyorlardı. Tüm devlet dairelerinde AB ile ilgili "uzmanlar" ortaya çıkmıştı. AB mevzuatına uyum sağlamak için meclis üyelerinden daire sekreterlerine kadar herkes yoğun mesai harcıyordu. AB için seyyahetler yapılıyor, AB projeleri için kırk takla atılıyordu.
AB içeride kendi bürokrasisini yaratmıştı. Piyasada da kendi projecilerini. Üniversitelerde, AB üzerine master ve doktora tezleri yazılıyor, AB burslarıyla AB ülkerine kariyer için gidiliyordu.
Çağdaş medeniyet zaten AB değil miydi? Atatürk, orayı işaret etmemiş miydi? Demokratik özgürlükler için, insanca yaşamak için, AB'ye girilemese bile, yine de girilecekmiş gibi çalışılmalıydı.
Tabi Türkiye AB'ye girerken, AB de Türkiye'ye girecekti. Tam söylemediler.
Avrupa ile AB aynı şey değildi. Hiç söylemediler.
Gümrük Birliği'nden sonra, AB'ye alınmamız gerekmiyordu. Söylemediler.
Dış ilişkilerle, iç ilişkileri değiştirmeye çalıştıklarını da, söylemediler.
İç politikada gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra, AB'ye gerek kalmadığı anlaşıldı.
O kadar kariyer, televizyon programı, köşe yazısı, diploma, akademik tez, post, ofis, boşa gitmiş, oldu.
**
Şimdi ekmek, kariyer, think-tanklerle, Ortadoğu uzmanlığından geçiyor. Ne çok Ortadoğu uzmanımız varmış?
AB uzmanları hep mevzuat, uyum paketi, vs.'den bahsederlerdi.
Bu uzmanlarımız hep stratejiden bahsediyorlar. Aralarında Arapça, Farsça, Kürtçe bilen neredeyse hiç yok. Politik cografya, karşılaştırmalı din bilgisi, siyasi tarih, politik ekonomi bilmeden, strateji analizleriyle dolu think-tank'leri.
Fas'tan Afganistan'a uzanan bir alanda Ortadoğu uzmanı ne yapsın?
Yeni uzmanlarımız, Atlantik'ten Çine, Nijerya'dan Rusya'nın kuzey kıyılarına kadar hareket halinde olan bir "dünyada", eski usül "uluslararası ilişkilerci" değil, "dünya politikası uzmanı" olmak gerektiğini, umarım dikkate alırlar.
Bir "bölge" uzmanlığıyla, bir bölgeyi bile anlamanın zamanı çoktan geçti.
Dikkate alsınlar da, şu AB'cilikten sonra, aynı entellektüel, bilimsel sefaleti daha fazla yaşamayalım.
CENİNE CİN GİRDİ
Kadınların başından başlayıp, rahmine doğru ilerlediler.
Fetüslerle ceninlerin yaşam hakkı tartışılıyor.
Ama cehalet ve fanatizm hemen kendini ele vermiştir.
"Canlı" olmakla, "insan" olmak birbirine karıştırılmıştır.
Bir bilmiş jineokolog, televizyonda, canlılığın ilk döllenmeyle başladığını anlatıyordu. Yaşam hakkı da bu dölüt"le başlıyor, diyordu.
Karıştırdığı, ayrıca, canlılığın, doğumun, tıpkı ölüm gibi, bir süreç* olduğudur. Ölüm nasıl bir anlık olay değil, bir süreçse, dolaşımın ve beynin durmasından beden toprakta moleküllere parçalanıncaya kadar, doğumda, dokuz aylık bir süreçtir.
Eğer, insan "dölüt"le başlıyorsa, daha da ileri gidip, bir çiftin çocuk yapma tasarısına kadar gitmeleri lazım. Çiftlerin hayallerindeki çocuğu da, bir canlı, bir insan olarak kabul etmeliler.
Hekimlerin "ölümü" tespit etmeleri bir uzmanlıktır. Hasta yaşar, ama "beyin ölümü" gerçekleşir mesela. O zaman, insan, "ex" kabul edilir.
Ana rahminde gelişen canlı, ne zaman insan kabul edilebilir, bunu ancak, hekimler bilir. Tıpkı, "ölüm" olup, olmadığını bilmeleri gibi.
Politika yapanlar, fetva verenler, Tabibler Odası'nın, üyesi hekimlerin, yetki ve bilgisini gasp edemez.
Hele de kadınların, asla!
Kadın ve çocuk, bu devirde fetva konusu olabilir mi?
* Ölümün de bir süreç olduğunu, Engels, Anti-Dühring'de, yazar.
MUHAFAZAKAR SANAT OLUR MU?
Muhafazakar sanat isteyen "muhafazakar" bir yazara karşı "olmaz!", diyenleri okudum.
Herşeyin muhafazakarı olacağı gibi, sanatın da olur. Muhafazakar politika, muhafazakar aile, muhafazakar cinsellik, muhafazakar...
Kastedilen, modern Avrupa estetik biçimleri kullanarak, muhafazakar hayatı işlemekse, eklektik bir durum ortaya çıkar. Mesela, Tolstoy gibi roman yazmak isteyeceksiniz. Ama, Anna Karrarina yerine, muhafazakar, ama mutsuz bir kadının, umutsuz aşkını anlatacaksınız. Olur mu, olur!
Ama, roman bireyin serüvenini anlatmaz mı? Muhafazakar sanat "bireyini" nereden bulacak? Muhafazakarlıkta, aile, cemaat, devlet, gelenek, din vardır. Birey değil!
Muhafazakar roman, bir Anna Kararina yarattı diyelim. Tolstoy'un yaptığı gibi, aile ve gelenekleri eleştirebilecek mi?
Muhafazakar sanat, tiyatro yaptı diyelim. Kuklalarla, Hacivat Karagöz mü oynatacak, Şekspir tarzı bir piyeste.
Olur mu, olur.
Baki ve Fuzuli'nin divan edebiyatını yenilemek istiyor diyelim. Ne yapacak, Lorca gibi düşünüp, Baki gibi mi yazacak. Sentez yapabilir, ama, sentez yapmak pek de muhafazakar bir süreç değildir.
Olur, olmasına da, bunların hepsi, yine yaratıcı, ilerici, sentezci, sanat içinde olur. Eskiyle yeniyi birleştirmek, zaten, muhafazakar olmayan sanatın ilgi alanındadır. Yaratıcların çoğu, böyle büyük sentez yapanlardır.
Yahya Kemal eskiyi yeni biçimlerle, konularla, ele aldı. Nazım Hikmet, bir taraftan Pir Sultan'a, Tevfik Fikret'e, bir taraftan da Mayakovski'ye benzer. Eskiyle yeninin sentezi, çok da muhafazakar değildir.
Eski olan, bir malzeme, bir esin kaynağıdır. Aynı zamanda sanat eğitiminin bir bölümünü oluşturur. Eski, kütüphane gibi, isteyen başvurur.
Zamanın katı, tutucu düşüncelerine sahip büyük yaratıcalar var. Dante, katolik olarak, hümanizmanın kurucularındandır. Aynısı, Thomas Moore için de söylenebilir. Ama katolik olup, humanist akıma dahildirler. İkili bir hayat yani.
Muhafazakar sanat ifadesinin en büyük kusuru, sanatçının "yaratmak", "devrim" yapmak isteyen bir zihne, psikolojiye sahip olduğu gerçeğini reddetmesi, ya da bilmemesidir.
Muhafazakarlığa en ters iki kavram: Yaratıcılık ve devrim.
Muhafazakarlık, zaten, "devrimci" gelişimi", "düşünceyi" reddettiği için, ayrı bir düşünce tarzı, davranış biçimi olabilmiştir. Tanımı böyle yapılır.
Bir muhafazakar, yaratıcılığın, sadece "Tanrı"ya ait bir özellik olduğunu iddia eder.
İşte bu yüzden, muhafazakar sanat, kuklalara, Hacivat'la Karagöze, Şekspir, Brecht oynatmaya benzer ancak.
Muhafazakar sanat olur mu, olur elbet.
Ama, ona zanaat denebilir ancak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Yıllar önce memleketten ayrılırken umumi durum şöyleydi: Bütün devlet dairelerinin çatısında beyaz bayraklar dalgalanıyor ahali yeter ki eşi...
-
Rekabet, Kariyerizm, Hırs Ve tersleri: Kendini aşma Liyakat İdealizm
-
Devlet Bahçeli ne derse desin, meclis politikacıları oldukça saygılı ve dikkatli yorum yapıyorlar. Devlet Bahçeli'ye kendilerini kabul ...