14.5.12

SINIF MÜCADELELERİ VE KAMU BORÇLARI: Rick Wolff


5 EYLÜL 2010 AFRİKA PAZAR
ERCAN GÜNDOĞAN


SINIF MÜCADELELERİ VE KAMU BORÇLARI[i]

Rick Wolff[ii]


1.      Yunanistan’da bugün yeralan politik çatışmalar ve sokak kavgaları, Birleşik Devletleri dahil, pek çok ülkede neler olacağını haber veriyor. Mücadeleler temelde hükümetlerin nereye harcama yaptığı ve vergileri kimlerin ödeyeceği üzerinedir. Günümüzün sınıflara bölünmüş toplumlarında, sınıflar hükümetlerin ne yapması gerektiği ve vergilerin kimlerin ödeyeceği üzerinde ayrışırlar. Bu türden toplumların hükümetleri sık sık, devlete odaklanmış sınıf mücadelerinden kaynaklanan politik sorunların ertelenip, ötelenmesi yolları olarak borçlanmaya başvururlar- bu borçlar kamu borçlarını yaratmaktadır. Hükümetler borçlanma yoluyla, vergilerin arttırılmasınını geleceğe ötelelerken (daha da arttırlmaları gerektiğinde, elbette alınan miktarın faiz ilavesiyle ödenmesi gerekir), en azından kısmen, hükümet harcamalarıyla ilgili farklı sınıf taleplerini yatıştırmaktadırlar.
2.      Sorun böyle hükümetlere borçverenler daha yüksek faiz talep ettiklerinde ya da yeni borç vermeyi reddedtiklerinde ortaya çıkar. Bu durumda, artan kamu borçları altta yatan sınıf mücadelelerinin çözümünü artık erteleyemez. Bu borçlar taşınamaz hale gelir ve sınıf mücadelesi yoğunlaşır. İşte bugünün Yunanistan’ında olan budur ve gelecek aylarda ve yıllarda her nerede hükümetler kendi toplumlarının sınıfsal bölünmüşlüğüyle borçlanarak başediyorlarsa, orada olacak olan da odur. Ertelenmiş sınıf mücadeleleri sık sık daha da keskinleşmiş sınıf mücadeleleri haline gelir.
3.      İşverenler ve çalışanlar heryerde hükümetlerin hangi faaliyetleri yapması ya  da yapmaması üzerine mücadele ederler. İşverenler hükümetlerden peşinde gittikleri karların desteklenip güçlenmesini isterler (ulaşım ve iletişim altyapısını inşa edip korumasını, işçilerini eğitmesini, pazarlarını korumasını, mahkemelerde sözleşmelerinin hayata geçirilmesini isterler). Çalışanlarsa, tersine, hükümetlerinden gelirlerini, ailelerini ve yaşam standartlarını korumasını isterler (işsizlik sigortası, sosyal güvenlik, sağlık sigortası, kamusal parkları, konut desteği ve kamusal eğitimi ve benzerlerini sağlamasını isterler).
4.      İşverenler ve çalışanlar, aynı zamanda hükümet harcamalarının maliyetini kimlerin ödeyeceği üzerine de mücadele ederler. İşverenler, gelir vergilerini orta ve alt sınıf gelir sahiplerinin üzerine aktararak, orantısız şekilde bu gelir sahiplerine düşen harcama ve mülk vergilerini dayatarak, ve benzer şekilde, yükü çalışanların üzerine bindirmeye çalışırlar. Çalışanlarsa, vergi yükünü ters tarafa itmeye çalışırlar (daha fazla artan gelir vergisi, sermaye gelirleri ve hisse vergisi ve benzerleriyle).
5.      İki tarafın göreli kuvveti- örgütleri ve kaynakları- genellikle hükümet harcamalarının biçimini ve iki tarafın vergi faturasının hangi oranını ödeyeceğini belirler. İşvernler ve çalışanlar bu tartışmalı sorunlarda nadieren aynı düşüncede olurlar. İki taraf arasındaki çatışma ve mücadele çoğunlukla hükümetlere baskı yapar.
6.      Hükümetler, diğer tarafın gücüyle iktidardan uzaklaştırılma riskini alacak kadar bir tarafı yatıştırmada çok ileri gitmenin politik maliyetini ödemekten korkarlar. Bu nedenle, borç almak en azından geçici olarak sorunları hafifletir. Ayrıca, hükümetler biriken kamu borçlarının nihai maliyeti politik haleflerine düşeceği için borçlanırlar.
7.      Hükümetlere borç verenler elbette başta işverenlerdir, çalışanlar değil. Borç verenler elbette kamu borçlarının yaratılmasında suçludurlar, çünkü fazi ödemelerinin çoğunu borçlanan hükümetlerden toplarlar. İşverenler açısından, kamu borçları çoğu zaman kötünün iyisine benzer. İşverenler hükümet köşeye sıkıştığında korkarlar - daha fazla harcama yapması, yani kapitalist bir bunalıma destek olması gerekir- çalışan kitleler üzerine daha yüksek vergi dayatmayı politik olarak imkansız bulabilir. Gerçekten de, hükümet özendirilebilir, ve çalışanlar işverenler üzerindeki vergiyi arttırma peşinde koşabilirler. İşverenler kötünün iyisini tercih ederler: vergilendirilmemiz yerine, neden para vermeyelim size diye, söz birliği ederler.
8.      Tüm dünyada hükümetlere esas borç verenler bankalardır; bu nedenle de kamu borçlarından esas kazançlı çıkanlar onlardır . Kamu borçlarındaki mevcut patlama bu nedenle dünya bankaları için bir nimettir. Mevcut bunalımın esas yaratıcıları olan bankalar şimdi bunalımla başetmek için borçlanan hükümetlerden esaslı kazançlar elde ediyorlar.  Alternatif ve daha az maliyetli olan yol ise- işverenlerden borç alıp faiziyle ödemektense onları vergilendirmek -  nerdeyse hiç tartışılmıyor.
9.      Hükümetlere borç verenler ertelenmiş sınıf mücadelelerinin böylelikle sertleşebileceğini anlıyorlar. Yunanistan’ın kamu borcu dağ gibi büyüdüğünde borç verenler Yunan hükümetinin karşı karşıya olduğu yükselen faiz maliyeti konusunda endişeleniyorlardı. Bu kesimler, Yunan toplumunda kimlerin, hükümetin biriken kamu borcu üzerindeki faizi ödeyebilmesini sağlamak için, acıyı çekeceği konusunda yaptığı güreşi izlediler. Yunan hükümetinin ne vergileri yükseltebileceği ne de çalışanlarla ilgili harcamaları kesebileceği bir kilitlenme olasılığını öngörmüşlerdi. Borç verenler bu nedenle Yunan hükümetinin, (Arjantin’in bir kaç yıl once yaptığı gibi), almış olduğu borcun bir kısmını ya da tamamını ödemeyeceğini bildirerek, borçlarını ödemeyeceği riskiyle karşı karşıya geldiler.   
10.  Böylelikle borç verenler Yunanistan’a daha fazla vermeyi reddetmeye başladılar (hatta zamanı gelmiş borçların çevrilmesini bile) ya da daha yüksek fazi oranları talebettiler. Aslında borç verenler Yunan hükümetinin ya çalışanları daha fazla vergilendirmesini ya da çalışanlar için yapılan hükümet harcamalarının kesilerek Yunan kamu borcunun ödenmesi için gereken paranın serbest bırakılmasını. Ya da ne daha fazla borç ve/veya çok daha yüksek fazili borç. Avrupa Birliği liderleri, Birliğin borç veren özel kişilerden daha düşük faizli kamu kredilerini sunarken, borç veren özel kişilerin taleplerini tekrar ettiler. Avrupa Birliği liderleri (başta Almanya’da Merkel ve Fransa’da Sarkozy), Yunanistan’ın borcunu ödemeyebileceği kişilerin korku ve bakış açılarını paylaştılar. Alman ve Fransız bankaları Yunan hükümetine borç verenlerin en büyükleriydi ve budenle de Yunan kamu borçlarının ödenmemesine karşı özel bir hassasiyetleri bulunuyordu.
11.  Sınıf mücadeleleri ve kamu borçları hikayesinin ahlakı şudur: borç alan hükümet, kapitalizmin her işadamı ve taraftarının, ölümcül politik sondan çıkış yoludur. Borç verenleri nazikçe ödüllendirir, fakat bu sadece bir süreliğine işe yarar. Vergi vermeyen, hatta hükümetlere borç veren işverenler, nihayetinde aşırı borçlananların ve politik olarak kilitlenmiş hükümetlerin borçlarını ödeyememeleri riskiyle yüzyüze gelirler. O zaman işverenler kendilerinin ve hükümetlerin çabalarını, çalışanları daha fazla vergilendirip, onlarla ilgili hükümet harcamalarını azaltmak amacıyla, uyumlu saldırılar halinde, tekrar eski, altta yatan sınıf mücadelelerine yöneltirler. Amerikalılar, muazzam ve büyüyen Birleşik Devletler kamu borçları borç verenlerini benzer bir yol ayrımına getirdiğinde, aynı temel durumla karşılacaklar.   Bu arada, Yunanistan’dan Portekiz’e, İspanya’ya, İtalya’ya, İrlanda’ya ve ötesine, işçiler kendilerini kitlesel ve keskinleştirilmiş mücadelelere hazırlıyorlar.

İngilizce’den çeviren: Dr.Ercan Gündoğan, (Girne Amerikan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi ile Uluslararası İlişkiler Bölümleri Başkanı)



[i] Orijinal makale için bakınız: “Class Struggles and National Debts”: mrzine.monthlyreview.org/2010/wolff050510.html. Rick Wolff’a makalesinin çevirisi için verdiği izin nedeniyle teşekkür ederim (Ercan Gündoğan)
[ii] Rick Wolff Amherst Massachusets Üniversitesi emekli profesörlerinden olup, ayrıca New York’da New School University’de Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans Programı’nda misafir profesördür. Kendisi diğer yayınları yanında New Departures in Marxian Theory (Routledge, 2006) yazarıdır. Yeni kitabı ise Capitalism Hits the Fan: The Global Economic Meltdown and What to Do about It

NESRİN'E ŞİİRLER


8 ŞUBAT 2009 AFRİKA PAZAR
ERCAN GÜNDOĞAN



Nesrin’e Şiirler

I

ilk izlenimlerimi söylediğimde
üzülerek gizlemiş olmalısın
umursamaz bir tavırla
kızarak küçümsemiş, belki de
hak vermişsindir bana
göz ardı ettiğim, göremediğim
güzelliğin, kolay ele geçmez
kolay vermezdi öylesine gözlere kendini

hiç bir şeyin ortalıkta değil
orta malı değil hiç bir değerin
özenle incelemeli her zaman
dokunmalı güzelliğine
mutluluk sevgi ilacındır
derin güven veren bakışlar
güneşin senin
eksik ve güçsüz olduğunda
bakışım dokunuşum
çarparım hak ederek buz kütlene
mutsuzluğun derinliğine indiren
ağlarım çocuksu üzmelerime
kötü geçer günüm gecem

hep özenmeli
yüzünün güzelliğine
hiçbir parçası ortalıkta değil
orta malı değil hiç bir değeri.

II

Acıkdığımda
doyuruyorsun
durmuyor
bedenimin ritmi
atışları kalbimin   

inatçı bir açlık
tüm verebildiğim sana
başka nedir
bitmeyen sunularının yanında

karıcığım,
belki acımadan
doyurman beni

III

karşı karşıya
gelişlerimiz
konumlanır
bölüntülerinde
zamanın

ikiye bölünür
bölünmüş olan
tekrar bölünür
seni yaratan
beni yanına koyan
mekanın kestiği
zaman

zaman
hassas
ince
dengesinde
bir renktir
yüzünde
içselleşen
bir an
ve uzar
bana ait
rengin
yerleştiği
mekana

ne ikiye bölünür
ikinin katları mı
yoksa
zaman mı
senli sensiz

ya da
mekan mı
benli bensiz
yoksa
senin
varlığınla mı
sade

IV

tarihin hangi günü
zamanı ikiye böler
bir tek devrimlerde
zamanın verdiği ölçek

farkeder mi
hangi günü seçtiğimiz
zamanın mekanla
ikinci
yarısındadır
bölünmesi

zaman
bir şarkının
sızmaya başlaması
ilerleyerek vurması
tevazu bilmeyen
ruhuma

kolay bulmadım seni
beklemek
beklemek değildi
hak etmekti
bir yer edinmeye çalışmak
erişmekti sana
öyle yavaş
öyle umursamaz ki zaman
beklerken hızlandırdım
ve değerlendirdim
sensizliği

13 haziranda
yıllar önce
zaman
ikiye bölününce
sensizdim daha

zaman
bölünür
bana gelen adımınla
beni her öpüşünle
her tutuşunla elimi
bir hareketin
böylece
birleştirir
ve böler
varlığımı

mekan
bedeninin
kıvrımlarında
seyrelmesi
yoğunlaşmasıdır
zamanın
ayıklanmasıdır
tesadüflerin
yön gösteren
sapmasız
seçimlerin

inatçı
iştahlı
bir
özlemdir sana
zaman

incelip
dönen
zarif bir yol
boynunda

zaman
hareketim
çabamdır
erişmek için
iki buçuk
gerdanına

V

Ne mutlu
artık ben de kutlayacağım
doğum günlerini
artık
seninle atacak
kalbimin ritmi

en az üç mevsim
her gün öpüyorum
dudaklarından
bakıyorum
gözlerine
en az üç mevsim
mutluyum
olmadığım kadar

doğum günün
bir yaz vakti
yağmurla güneşin
yenişemediği
müjdesi
sıcaklığın
sevdiğim
yaz sıcaklığının

canım karım
bir kırk yıl var
bensiz geçen
hızlandırmam
ve geriye bükmem
zamanı
bu yüzden

zaman
eğilir
bükülür
ve bölünür
kendi üzerine
bir hareketinle

zamanla
oynuyorum
kısaltıyorum
bensizliği
eşitleniyor
bensizlikle

mekandır zaman
çizgileri
bedeninin
bana sunulan
saklanmış tatlar

büyük bir
söz değil
seni sevmem
öylesine değil
söylemem
yanında ölmek
istediğim

sade doğum günü değil
başlangıç günü
zamanın
ikiye bölünmesi
tüm anlarını
kutluyorum
her anı
kalbinin atışına
eşlik eden
yarattığın
tüm zamanları
kutluyorum
canım karım

seni
çok ama çok
seviyorum
nice nice
zamanlara
nice
nice...

güzel sözlerimi
hiç çıkarma
aklından
zamana
hükmeden
güzel sözlerimi

canım karım
doğum günün
kutlu olsun.

VI

sen durulmaz
parlak ve duru
bir su yolu
çalkantılı denizlere açılan
fırtınası
zamanın
yelkenlerimi dolduran
büyülü
hayat gücü

sen karıcığım
kötülüğe bilenmiş
parıldayan ucu-
             -sun
bıçağımın
gözlere mil çeken
parıltı
görmeye dilenen
kör gözlerin
nefreti

VII

güzel bir resim, hayatın rengini ve kıvrımını seçer
iyi bir kuram, kapsar hayatın her zamanını ve mekanını
tam bir müziktir, boşluğu ve gürültüsü olmayan,