27.10.12

KAVRAMLAR VE HEGEMONYA


Türkiye'de 1980'ler öncesine kadar en sık kullanılan kavramlar, "devrimci", "devrim", "faşist", "ilerici", "gerici", "solcu", "sağcı", "anarşi", "komünizm", "sosyalizm", "darbe", "diktatörlük", "işçi", köylü", "militan", "aydınlanma" idi.

1980'lerin sonrasında ise, "piyasa", "neo-liberalizm", "sivil toplum", "ihracat", "küreselleşme" gibi kavramlar sürüme girmeye başladılar.

Sol, Avrupa solunu, sivil toplumu, sosyal liberalizmi, özgürlüğü, bireyselliği, "militan" döneminde bir tarafa attığı cinselliği, keşfediyordu.

Sağ ise, liberalizmle muhafazakarlığı. Turgut Özal kapitalistlere sınıf bilinci veriyor, yeni-Sağ içinde hem muhafazakar, hem liberal, aynı zamanda da müslüman ve milliyetçi olunabileceğini söylüyordu. En azından bu farklı düşünceleri savunanların aynı ortamda politika yapabileceğini.

Sol'da da, benzer şekilde, farklı eğilimler biraraya getirilmeye çalışıldı. Uzun tartışmalardan sonra Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi'nden kalanlar birleşti. Daha sonra da, eskinin rakip fraksiyonları Özgürlük ve Dayanışma Partisi'ni kurdular.

Sağ'ın ve solun blok oluşturma çabalarında oldukça eşitsiz, asimetrik bir durum sözkonusuydı. Sağcılar, muzaffer olarak bloklarını kurarken, solcular mağlup olmuş olarak bir benzerini yapmaya çalışıyorlardı.

Sağcılar sağ yönetici blok kurmuşken, solcular muhalif "hegemonik blok" kurma çabasındaydılar.

Uzatmayalım, solcular, devlet iktidarı  ve sermaye olmadan "hegemonya" kurulamayacağını uzun bir süre sonra öğrenmiş oldular. Sağın blok kurup hegemonik hale gelmesi, devlet ve sermaye sayesinde olmuştu.

***

Hegemonyanın kurulması, en iyi, kavramlarda gösterir kendini. Hegemonik kavramlar değiştiğinde, hegemonya başkalarının eline geçmiş demektir.

Sınıf mücadelesi kaybedildiğinde, mücadele sırasında kullanılan, yaygınlaşan kavramlar da, bir bir, yerlerini, yeni hegemonik güçlerin tercihi olan kavramlara bırakır.

1980 öncesinde, hegemonik olup da iktidar olmayan sosyalist hareket, giriş paragrafında yazılan,


"devrimci", "devrim", "faşist", "ilerici", "gerici", "solcu", "sağcı", "anarşi", "komünizm", "sosyalizm", "darbe", "diktatörlük", "işçi", köylü", "militan", "aydınlanma" gibi kavramları hakim, hegemonik, yaygın hale getirebilmişti.

Sağ blok, devlet ve sermaye sayesinde kendi hegemonyasını, iktidarını, sivil toplumunu kurabildi. "Sağ-sol", "ilerici-gerici", "işçi ve köylü" gibi kavramlar ve ikilikler, kullanımdan düşürüldü.

Kavramların çoğu, elbette, toplumsal temellerini, içeriklerini yitirdikleri için de kullanımdan düştü. Ama pek çoğu, ideolojik anlamda sınıf mücadelesi kaybedildiği için, ya terkedildi, ya da yeni anlamlarla yer değiştirdi. Fakat daha önemlisi, hegemonik hale gelen sağ blok, kendi kavramlarını benimsetebildi.

Turgut Özal, "orta sınıf", "orta direk", "serbestlik", "dünyaya açılma" gibi kavramlarla, eski muadillerini geri plana itti. Bu kavramlarla, solun kullandığı "küçük  burjuvazi", "kapitalist piyasa" ve "emperyalizm" gibi kavramları, az kullanılan, "küçümsenen" sözler haline indirgedi.

"Sağ" bloğun hegemonyası, "ilerici-gerici" ayrımı yanında "solcu-sağcı" ayrımlarını da halkın sözlüğünden çıkarttı. İslamcı, mürteci, gerici, milliyetçi, faşist, ülkücü gibi politik-ideolojik ifadeleri ise, "muhafazakar milliyetçi" benzeri kavramlarla değiştirildi.

Dünya ekonomisine bağlanmayı, piyasa reformlarını eleştirenler, "geri kafalı", "eski" insanlar haline gelebildiyse, ilerici-gerici ayrımı da ters yüz edilmiş olmalıydı.

Bazı kavramlar atıldı, bazıları yenileriyle değiştirildi. Bazıları ise, tam zıtlarıyla.

Hegemonyanın ideolojik alanda kurulması, devlet ve sermaye sayesinde ve aynı anda oluyordu.

***

1980 öncesi yirmi yıl içinde solun hegemonyasını kurması, aslında bir tür "ikili iktidar" kurabilmesi sayesinde olmuştur. Devlet ve sermaye iktidarı fiilen bölünmüş, bölüşülmüştü. Bunun yanında da, ideolojik bir mücadele, liderlik sürdürülebiliyordu.

1980 sonrasında ise, bazı sol kesimler hegemonyayı, ideolojik ve kültürel liderlik şeklinde anlayıp, hegemonya için devlet ve sermaye iktidarının (ikili iktidar şeklinde elbette) gerekliliğini göremediler.

Maalesef bu kesimler, teorik cahillikler de gösterdiler. Antonio Gramsci'yi Lenin'in alternatifi görmek gibi.

Ya da, Stalin ve Lenin'i bırakıp sadece Marks'ı sahiplenmek türünden, tarihsel atlamalar yaparak. Daha da vahimi, Marks'ın yapıtını "genç" ve "olgun" diye ikiye bölerek.

İktisadi ve politik alanlarda yaşanan yenilgi, yıkım ya da geri çekilme, entellektüel ve ideolojik alanda da benzer şekilde yaşandı.

***

İngiltere'de 18.yüzyıla kadar "kralcı" (royalist) denilenlere, daha sonra "muhafazakar" (conservative) denilmeye başlanmıştır.

Türkiye'de 1980 öncesinde "mürteci", "gerici", "tutucu", "İslamcı", "faşist" denilenlere artık liberal, muhafazakar, liberal-muhafazakar, milliyetçi muhafazakar, sağ muhafazakar, hatta müslüman demokrat deniliyor.

Elbette, sağ da, sol da epey değişti. Fakat, eskiden olumsuz anlam taşıyan kavramlar hegemonik hale gelen solun ürettiği kavramlardı. Sağ kendi hegemonyasında çoğunun anlamını değiştirip, çoğunun da yerine başka kavramlar bulmak zorunda kalmıştır. Bir kısmını ise, "faşist" sözünde olduğu gibi, hiç bir zaman, kullanma, benimseme cesaretinde olmamıştır.

1980 öncesinde, aşırı sağ bile, düşman bildikleri solculara, "devrimci", diyordu.

Ama, sol o kadar hegemonik hale gelmişti ki, solcular çok okuyor diye, sağcılar kitap okumuyorlardı.

Solun elinde gelişmiş bir edebiyat, müzik, teori bulunuyordu. Sağın elinde ise efsaneler, hurafeler, mehter marşı ve sadece emir ve eylem.

Solun doğal olarak sahip olmadığı devlet ve sermaye, ele geçirilmemiş yerleriyle, solun hegemonyasını basit ama sert bir darbeyle durdurmuştur.

***

Esas darbe ise, dünya ölçeğinde, daha basit ve daha yumuşak, ama daha yıkıcı olanı, Sovyetler Birliği'nin dağıtılmasıyla yapılmıştır.

***

Fakat, Marks, yeni bir devrim için eski devrimcilerin ölmesi şart, derken, hem eski birikimin yeni kuşaklara intikal ettiğini, hem de, yeni kuşakların eskileri gibi olmaması gerektiğini söylemiş oluyordu. 1848 Devrimleri'nin, ve ondan 23 yıl sonra gelen 1871 Paris Komünü'nün başarısız olacağını önceden biliyordu. 1848 Devrimleri demokratlarla sosyalistlerin birlikteliğinde yapılmaya çalışılıyordu. 1871 Komün Devrimi ise, diğer yetersizliklerinin yanında, eski usül sosyalistlerce yönetilmişti.

1917 Ekim Devrimi'ne önderlik edenler, Lenin gibi, 1870 ve sonrasında doğanlardır. 1917'ye gelindiğinde, hem 1848, hem de 1871 devrimlerini yaşayanların büyük kısmı artık ölmüşlerdi.

Yeni kuşak için tarih teorik bir sınıf bilinci (Lucaks'ın formüle ettiği gibi) haline gelmişti.

***

Yeni kavramların, ya da kavramların yeni hegemonyası için, belki biz de, "68'liler"in, hatta "78'lilerin", ölmesini beklemeliyiz.

Şu "devrimci", "devrim", "faşist", "ilerici", "gerici", "solcu", "sağcı", "anarşi", "komünizm", "sosyalizm", "darbe", "diktatörlük", "işçi", köylü", "militan", "aydınlanma"  gibi kavramlar, eski ya da yenilenmiş halleriyle, yeniden günlük dile girer belki.


1 yorum:

  1. Yazınızı okudum. Daha önce okumadığım yazılarınızdan biri... Hegemonya kavramları belirliyor diyorsunuz. Verdiğiniz örneklere dikkatlice bakılırsa, hegemonya'dan kastınızın, siyasal icralar olduğu anlaşılıyor. Konuyu biraz genişletelim, diyelim ki konu, sol ve sağ değilmiş de gelenekler, göreneklermiş. Bu konu biraz daha ortak bir zemin olduğu için birbirimizi "demokrasinin gerektirdiği ortak paydada" da anlayabiliriz. Hepimiz bir biçimde geleneklere göreneklere bağlıyız. Önemli olan bu bağlılık değil, soru şu: Nasıl oluyor da bir gelenek itiraz edilse de, karşı çıkılsa da, hayır dense de uygulanıyor? Yüzyıllardır herkes öyle yaptığı için mi? Geleneğin kavramları hegemonik güçler tarafından belirlendiği ve aktarıldığı için mi? Hepimizin düşüncelerinde yer eden geleneklerin kavramlarını kullandığımız için mi? Gelenek yararlı olduğu için mi?... Sorular böyle uzar. Elbette bu sorulara verilecek oldukça sağlam bir yanıt var. Ancak bu yanıt o kadar önemli değil. Önemli olan şu: En sonunda geleneklerden rahatsızsak, sizin yaptığınız gibi, bu geleneğin uygulayıcılarından kurtulmak en iyisidir. Uygulayıcılar ölür, gelenek unutulur ve böylece uygulanmaz diye düşünebiliriz. Bu bizim siyasetimizin de en güzel (estetik hem de sahici estetik) ve ortak kavramıdır: "Ölse de kurtulsak!".

    YanıtlaSil