26.8.12

"AHLAKTAN SİYASETE"


Felsefe profesörü Ali Osman Gündoğan'ın Ahlaktan Siyasete kitabını (2011, MKM Yayıncılık) henüz bitirdim. Bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağım.

Althusser'in bir önerisi, bir kitabın ya da metnin iki kere okunduktan sonra ancak hakkıyla (bilimsel) ele alınabileceğidir. İkinci kez okumak, bana göre kitabı ya da metni tekrar yazmaya benzer. Ancak ben "Ahlaktan Siyasete" kitabını "ben olsam nasıl yazardım" şeklinde yeniden yazmaya çalışmayacağım.

Önce kitabın meziyetlerini belirtmek gerekir. Övmeden eleştirmeyi doğru bulmuyorum.

Ahlak gibi kişilerle, bireylerle ilgili görülen bir değerler alanı, kitabın ilk kısmında ele alındıktan sonra, hep kamusal olarak kabul edilen, "siyasal" alana aktarılıp, ilişkilendiriliyor. Antik Yunan felsefesinde, bireyle kamusal, toplumsal, ortak alan arasında sınır kesin değildir. Hatta, çoğu zaman sınır dahi yoktur. Plato örneğin, adaletsiz toplumla, adaletsiz kişi arasında aynı seviyede çözümleme yapar. Devlet neyse, yurttaş da odur. Bu görüş, Rousseau-Marks çizgisinde olanlar için, "insan kötü değildir, onu toplum kötü hale getirir" kabulünde de görülür.

"Ahlaktan Siyasete", bireyle-toplum-devlet arasında "ahlaki" değerlere göre dokusu örülen, demokratik, çok kültürlü, hoşgörünün temel öğelerden olduğu, adaletin temel ilke olarak benimsendiği bir toplum öneriyor. Bunun için de, yer yer, mutlakçılığın, fanatizmin, doğmatizmin, nihilizmin eleştirisini yapıyor. Katılmamak mümkün değil. Bu dört düşünme ve davranış biçimi, ne ahlak, ne eşitlik, ne de özgürlük tanır.

Ancak, "Ahlaktan Siyasete" kitabının en değerli özelliklerinden biri, özgürlük, sorumluluk, ahlak ve eylem arasındaki ilişkiyi formüle etmesinde görünüyor. Bu ilişki, aslında bireyle toplum arasındaki "bağı" oluşturuyor. Özgür kişi, sorumludur, ahlaki değerleri vardır, topluma söyleyeceklerini de söylemek zorundadır.

"Ahlaktan Siyasete" kitabı aslında demokrasi, birey ve ahlak ilişkisi üzerinde durmaktadır.

Benim söyleyeceklerim de aslında burada anlamlı olabilir.

Bireyden topluma geçmek için, ya da tam tersi, ara kategorilere, ortamlara ihtiyaç vardır. Frankfurt Okulu ekolünde bu işlevi "aile" görür. Ya da Marks için, "sınıflar". Althusser gibi söylersek, birey toplum-devlet bağlantısı, ekonomik ilişkiler dışında, "devletin ideolojik aygıtları" yoluyla gerçekleşir. Örneğin, aile, eğitim, medya gibi. "Ahlaktan Siyasete" kitabında, bu türden "mediation"lar bulunmuyor.

Değerler konusunun hep öznel yönüne vurgu yapıldığı halde, bireysel değerlerin nasıl oluştuğu, bu bireysel değerlerin toplum ve devletle nasıl biraraya geldiği de belirsiz kalıyor.

Kaldı ki, "değerler" sadece ahlaki değildir. Siyasal alanda, ahlakla da ilişkili olan, ama, başlıbaşına siyasal düzen tercihlerine tekabül eden değerler vardır. Kitapta ele alınan eşitlik, özgürlük, hakkaniyet, adalet, aynı zamanda siyasal değerlerdir. Hatta, sınıflar, partiler, devletler, bu değerleri benimsemek ya da uğruna mücadele etmekle, birbirlerinden ayrıştırılabilirler. Kollektivitelerin de, "siyasal değerleri" bulunuyor. Bireyler, bu kollektivitelerin bir parçası olduğu için mi acaba, kişisel gibi görünen ahlaki değerlerle donatılıyorlar? Ya da, belli ahlaki değerleri benimseyenler mi, belli kollektiviteler oluştururlar?

Kimlik tartışmalarının hedefi, kimlikler ister bireysel, ister grup düzeyinde tanımlansınlar, "Ahlaktan Siyasete" ikisini de dikkate almaktadır, yazarın da belirttiği gibi, "öteki" olanı, "farklı" olanı da kapsamakta olduğu için, demokrasiyi şart da koşuyor. Karşılıklı tanınma ve saygıyı, birlikte yaşamayı gerektirdiği için.

Burada, bireyler ya da gruplar arası farklılıkların, yanyanalıkların demokraside yaşayabilmesi için, insanın evrensel olarak aynı "özü" paylaşmakla birlikte, sadece "biçimsel farklılıkların" olduğu gerçeğinin kabul edilmesinin, farklılıklarla yaşanabilmesinin garantisi olarak görülüyor. Hepimiz önce insanız, sadece farklılıklarımız var, birbirimizi tanıyıp eşit görelim demek, aslında demokrasiyi farklı olanların yanyana yaşamasının siyasal rejimi olarak görmek demek.

Hegel, sosyal çelişkilerin devlet düzeyinde çözüme kavuştuğunu iddia eder. Aslında diyalektiği, devletle ve devlet içinde bitirir. Marks ise, çelişkilerin sadece devlet düzeyine aktarıldığını, biçim değiştirdiğini söyleyerek, eleştirisini geliştirir.

Bu çelişkiler elbette ne Hegel , ne de Marks için, bireyler ve onlar arasındaki kimlik ve kültür farklılıklarından, kaynaklanmaz. Hegel'de sivil toplumun özel çıkarlar farklılaşmasından, Marks'da ise, sınıflardan kaynaklanır.

"Ahlaktan Siyasete" kitabı, Ortaçağ'ın "estate" denilen "zümreleri" ile, kapitalist toplumun "class"ları , yani "sınıfları" arasında herhangi bir ayrım yapmıyor. Hatta, bu nedenle, modern-kapitalist toplumda, "sınıflar" olmadığı için, eşit vatandaşlarla, haliyle toplumsal hiyerarşinin olmadığı, "milli-devlet birlikteliğinin geliştiğini söylüyor.

"Ahlaktan Siyasete", son olarak Francis Fukuyama'nın "tarihin sonu" tezini, küreselleşme ve liberalizmin bu türden mutlakçı ve tarih-dışı evrenselcilik iddialarını eleştirirken, SSCB'de olan sosyalizmin de benzer istikamette hareket ettiğini, bu ne kadar yanlışsa, Fukuyama'nın tezinin de yanlış olduğunu söylüyor. "Ahlaktan Siyasete" kitabında Marksizm'in bir tür mutlakiyetçi, fanatik olduğu belirtilmese bile dogmatik yönü olduğı düşüncesi de, daha ön kısımlarda, zaten belirtilmektedir.

Bu değerli kitap, sonuna doğru adalet ve ütopya konusunda da parlak çözümlemeler yapıyor. Ama adalet konusunda, Plato'dan Charles Taylor'a, Robert Nozcik'e kadar değerlendirmeler yapılmasına rağmen, John Rawls'a ilişkin tek bir alıntı dahi bulunmuyor. Benzer şekilde, bilimsel sosyalizm ifadesinin ütopik sosyalizm yerine konmasından bir cümleyle bahsedilmesine rağmen, nasıl bir gerekçe ve süreçle bunun yapıldığı da belirtilmiyor.

Son olarak, şunu söyleyebilirim. Etik (ethical) her ne kadar sadece "ahlak felesefesi (ethics) anlamıyla karışık kullanılıyor olsa da, etik düşünce ve davranışla, ahlaki (moral) düşünce ve davranış arasında farkın belirtilmesi  felsefe açısından elzemdir.

Ali Osman Gündoğan'ın "Ahlaktan Siyasete" kitabı, etik ve moral ilke, düşünce ve davranışları aynı görmektedir. Oysa, bana göre, etik ilişki ve tavırda, sevgi eleştiriyle, bireysellik de toplumsallıkla birlikte, ahlaki aşamayı gerilerde bırakır*.

John Rawls, adalet teorisi kitabında, adalet duygusunun nasıl geliştiğini, anne ve bebek-çocuk arasındaki ilişkiyi inceleyerek başlar. Çocuk, daha fazla sevgi, ilgi ve bakım için, annesinin istediklerini yapmaya çalışır. Bu ilişki sürekli, değişerek devam eder. Adalet dğer olarak gelişmeden önce, duygu olarak gelişir. Bu duygu da başka bir duyguya bağlıdır: Utanma duygusu.

"Ahlaktan Siyasete" kitabı, felesefenin bilgeliğe sevgi (bilgeye değil) yönünü harika şekilde vurgular. Felsefe eğitiminin ne kadar önemli olduğunu da. Ancak, Wilhelm Reich çok daha fazlasını söylemektedir: "Bilgi, sevgi ve çalışma, hayatımızın ana kaynaklarıdır. Öyleyse, hayatı da onlar yönetmelidir".

Sokrates gibi, bilgiyi erdemliliğin, mutluluğun tanımı yapmak, ama Reich gibi, sevgi ve emeği de eşit düzeyde ekleyerek.

"Ahlaktan Siyasete" kitabı Ali Osman Gündoğan hocamızın, yeni kitaplarına yolaçsın. Bizi daha fazla düşündürtüp, okutsun. Bir de, elbette, aydın "eylemine" katkı yapsın.

Son olarak, "Ahlaktan Siyasete" kitabının makaleler derlemesi olduğunu, haliyle eksik olarak sunduğum bazı yönlerinin, derleme olmasından kaynaklandığını belirtmek gerekir.

--------------------------------
Bu ayrım için: Ercan Gündoğan, A Theory of Capitalist Society and Social Dialectics, (2011 December, Lap Lambert), pp: 396-9, ya da, 
http://ercangundogangazetta.blogspot.com/2012/07/dialectics-of-morality-and-ethics.html









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder